1 Aralık 2011 Perşembe

Temrin 44

TEMRİN
Sayı: 44
Aralık 2011




















Gavs-ı azam, kutb-u cedid Hilmi Yavuz’un postunda diz bükmüş, dirsek kıvırmış müridlerin çıkardığı Temrin dergisi tam da adı gibi “yazı alıştırması” denecek ürünlerle dolu.
Mühür dergisindeki dervişler nasıl her sayısında işe, şeyhin şiirlerinden, yazılarından virdler okuyarak başlıyorlarsa, bunlar da aynen o yolda ilerliyorlar. Hilmi Yavuz’un (Allah ondan razi olsun) edebiyat dünyamıza nice ibrikçi kazandırmış, nice yetenekli vatan evladını parlata parlata bugünlere getirmiş olduğunu bilirsiniz. Bunun yanı sıra “büyük kapatılma mekânlarından" biri olan üniversitelerde de üstadın rahle-i tedrisinden geçmiş pek müstesna, pek mahir ilim, irfan ehli de vardır. Geçtiğimiz yıllarda Mardin Artuklu Üniversitesi tarafından bir Hilmi Yavuz Sempozyumu düzenlenmiş ve “şeyh-i ekberin şiirlerinde kakara”, “üstadın yazılarında kikiri” şeklinde çokça bilimsel makale sunularak bu kutlu vazife hakkıyla ifa edilmişti. Çanakkale Üniversitesi de Kasım ayının 25’ini “Hilmi Yavuz Günü” ilan ederek, bundan girü ol vakitte, mektepte, hanede, dergâhta Hilmi Yavuz’un adı anıla, onun şiirleri okuna ve dahi Hilmi Yavuz’u tanımayan hiç kimse kalmaya diyü ferman çıkarmıştır. Allah onlardan razi olsun.

Efendim Temrin’le birkaç gündür haşır neşir olmamız gördüğünüz gibi dilimizi bile etkiledi. Neyse biraz kendimize gelelim artık. Derginin yayın danışmanları şu kişiler: Hilmi Yavuz, Berat Demirci, Haydar Ergülen, Rasim Özdenören, Sadık Yalsızuçanlar, Şaban Sağlık. Bu kadroya ters düşecek tek isim var, o da Rasim Usta. Diğerleri iyi anlaşırlar, ama Rasim abimiz onlara uymaz. Öylesine, kırmamak için izin vermiştir adının yazılmasına diye düşünüyoruz. Hilmi Yavuz’a yani bir şaire övgüler düzen bir edebiyat dergisinde sadece ve sadece üç tane şiir var. Gerçi Hilmi Yavuz’u, şairlerin felsefeci, felsefecilerin de şair olarak gördüğünü söylemiştik ama müridlerin gözünde durumu başka. Bu şiirlerin kelime kadrosunu çıkarmak ise çok zor değil, açınız Erguvan Sözler’i buradaki şiirlere yansımaları görünüz. “gün yıkılır, nar üşür, ben yanar” öylece döner durur aynı şeyler.

Rus yönetmen Tarkovski hakkında bir dosya hazırlamışlar. Necip Tosun’un yazısı Tarkovski sineması üzerine kuşatıcı bir metin olmuş. Filmlerine yapılan göndermelerle, yazılarından alıntılarla beslenerek tespitler yaparak ilerleyen kendini okutan bir metin. Zaten derginin diğer dikkate değer yazısı da Necip Tosun’la yapılan söyleşi. Tarkovski üzerine ikinci yazı Sadık Yalsızuçanlar’a ait. İlk cümle bile sorunlu. “Tarkovski ‘yaratıcı yönetmenlerin sonuncusuydu.” demekle Kazım Yetiş’in “Namık Kemal edebiyatın meselelerini enine boyuna ilk ve son defa tartışmıştı.” demesi arasında ne fark var? Övgü cümlelerinizin bile ayarı, mantığı olması lazım gelir. Başka “yaratıcı yönetmen” gelmeyecek mi dünyaya şimdi?

İkinci olarak Tarkovski ile ilgili çok yapılan hatalardan birini tekrarlıyor Sadık Yalsızuçanlar. Hem de Rüya Sineması diye sinema üzerine kitap yazmış biri olarak. Tarkovski sineması üzerine kim ağzını açsa “şiirsel sinema” şeklinde bir yakıştırma yapar. Bu o derece yerleşmiş ki Agora’dan çıkan bir kitaba da bu ad verildi biliyorsunuz. Ama gelin görün ki yönetmen o eşsiz kitabında bu yakıştırmayı reddediyor.
“Bir de oldukça ayağa düşmüş şiirsel sinema kavramı var. Bundan resimleri asıl hayatın olgusal somutluğundan cüretkar bir şekilde uzaklaşan, buna rağmen kendine özgü bir bütünselliğe ulaşan filmler anlaşılıyor. Ama bu yaklaşım çok önemli bir tehlikeyi de yani sinemanın kendisinden uzaklaşması tehlikesini de içinde barındırır. Şiirsel sinema genelde simgeler, alegoriler ve bunlara uygun retorik tipler ortaya çıkarır. Bunların ise ilmin doğasını belirleyen resimsellikle hiçbir ortak yanı yoktur.” (Mühürlenmiş Zaman, s.76)


Yönetmen aynı kitabında şiirsel sinema yerine kendi filmleri için bir adlandırma yapmak gerekirse mistik / manevi sinema demenin uygun olacağını özellikle vurgular. Daha önce Agora Yayınlarından çıkan Tarkovski yazılarından oluşan bir seçkiye de Şiirsel Sinema gibi bir başlık verilmişti ve bu konuda mütercimle sanal ortamda tartışmalar yaşanmıştı. Yönetmeni yeterince tanıyan hiç kimse, ayağa düşmüş bir kavram olarak “şiirsel sinema”yı kullanmaz. Ama her şeyi yarım yamalak ölçüp tartan entelektüellerimiz kendilerini sigaya çekecek bir kurum, otorite olmadığı için de karın gurultusu gibi aynı şeyleri guruldatır dururlar. İnsan özel dosya hazırlıyorsa oturup adam gibi şu adamın en azından Türkçede neyi var neyi yok diye okumaz mı? Okumaz, çünkü Sadık abimiz sufi ya, işraki bilgiye de inanır, yani onun içine her şey malum olur. Okumak, incelemek nedir ki, sezginin yanında?

Ebru Kayır’ın yazısı o koca koca yapraklarla tam 9 sayfa. Zaten reklamları filan çıktığınızda dergi hepisi topusu 50 sayfa. Bu dergide 9 sayfalık metnin bayağı nitelikli bir yazı olması beklenir. Ama nafile. Siz kalkar inceleme yazısında daha önce anlattığımız sufi Yalsızuçanlar dili kullanırsanız işe yarar bir şey koyamazsınız tabii ortaya. Üstüne üstlük şöyle katlanılmaz cümlelerle de boğuşmanız lazım:
Bütün bunları yönetmen söz ile anlatmaz. Çünkü Tarkovski diyalogların değil, kavrayış için şart olan matematiksel bir direnişin duyuş için şart olan estetik esnekliğe karıştığı ve biçimlerken şiir ölçüsü ile metin yapılanmasını /derinliğini kullandığı sahnelerin konuşmasını sever.


Derginin tam ortasına Ümraniye Belediyesi’nin şiir, resim ve öykü yarışmalarından bir reklam konmuş. Bu tür yarışmalarda jüri olarak hizmet vermek üzere akademisyenler her zaman hazır ve nazırdır. Resimde de edebiyat alanında da jüriler akademisyen. Peki, bunu da yapsınlar, ona karışmayız, ekmek parasıdır, üç beş kuruş nasiplensinler, rızıkları genişlesin. Amma edebiyat camiasının akademisyenlerine şu, çok ama çok acı gerçeği hatırlatalım ki biraz kendilerine gelsinler. Neden Türk edebiyatı üzerine en güzel incelemeleri, en güzel kitapları, yazıları İngiliz Dili ve Edebiyatı formasyonuna sahip hocalar yazar? Neden herkes elini attığı zaman Berna Moran’ı, Jale Parla’yı, Nurdan Gürbilek’i okur? Onca üniversitenin onca Türkoloji bölümü ne yapar? Hemen söyleyelim ne yaptıklarını. Bu memur ruhlu hocalarımız yarışmalarda jüri üyesi olur, ikinci öğretimde dersler verir, formasyon derslerine girerek keseyi doldururlar. İsminin önünü kalabalıklaştırmakta iş olmadığını, günümüzde prim yapmadığını bütün dünya anladı artık, ama bizim Türk edebiyatı bölümleri anlayamadı. Ne kadar zavallı yazılar yazdıklarını görmek için lütfen Kitaplık’ın Aralık sayısına bakınız.

Bekir Şakir Konyalı bir öykü yazmış. Bu öyküyü çok önemsiyoruz doğrusu. Günün birinde “karşılıksız iyilik” ekibi olarak yazarlık kursu açarsak burada “bir öykü nasıl yazılmaz?” diye bu metni kullanmayı düşünüyoruz. Çünkü şimdiye kadar daha kötüsüne rastlamamıştık. Tövbe ya rabbi, nasıl desek, konusuz film gibi bir şey işte. Öykünün başlığının hemen altına büyük puntoyla nereden geldiği anlaşılmayan bir metin var. Olsun olur böyle şeyler. Öykünün anlattığı bir şey, derdi, meselesi, duyumsatmak istediği bir şey yok. Bir amacı da yok. Elini kolunu sallaya sallaya yolda gezen adamın yaşadığı şeyler. Peki böyle amaçsız bir öykücü amaçsız bir öykü yazıyorsa sonunu nasıl bitirmeli sizce? Ölümle değil mi? Sanki doğru dürüst bir öykü yazmış gibi yazar, öykünün sonunda hiçbir nedeni yokken kızcağızı da öldürüyor. Allah’ından bul e mi?

Necip Tosun abimizle yapılan söyleşi dikkate değer demiştik. Okunası, hadi bu tür dergilerin sevdiği kelimeyle konuşalım, oylumlu bir metin. Ama bir şeye kafamız takılmadı değil. Necip Tosun’un nitelikli yazarları anarken Tanpınar’ın yanında Tahsin Yücel’i, Bilge Karasu’nun yanında Selim İleri’yi anmış olmasını pek kavrayamasak da dergiye seviye katan bir söyleşi olmuş doğrusu. (Aslında kavrıyoruz da bu mesele çok uzun mesele. İşimiz politika değil.)

“Zaman Sustuğunda” öyküsü de Bekir Şakir’in öyküsünü aratmaz. Ikına sıkına kurulan cümlelerle öykü yazılır mı arkadaş: “Zamanın burçlarında ak bir umut bayrağının dalgalandığını, o bayrağın üstünde de “Atom Gazozları” ibaresinin işlenmiş olduğunu hayal etti.” Hem şu cümleler de neyin nesi? “geçimini sağlamaya savaşan”, “taşırmamaya savaşır”. Bu derginin bir editörü, musahhihi yok mu?

Yusuf Karabel şeyh-i ekberin şiirine gönderme yapmış. “Ney” şiirine. Tamam oluyor. Bu şekilde devam. Evrad konusunda Vural Bahadır Bayrıl, Ercan Yılmaz ve Can Bahadır Yüce’ye bakarsan çok güzel örnekler görürsün.

“Cenab’da Hikmet Gecesi Yahya Kemal’de Tecelli” başlıklı yazı, kaynakçaya 16 tane kitap adı konularak, ilmi bir kisveye büründürülmüş ama hiçbir şey söylemeyen takıl tukul bir yazı. Yığma bir metin. Tespit yok, devşirme bilgi çok.

Arka kapağa “belediye şairi” Haydar Ergülen’in, budist rahiplere benzeyen yakışıklı ve bir o kadar da bilgece bir fotoğrafı konmuş. Sonra’dan Görme’nin tanıtımı.


Nihan Kaya, Çatı Katı kitabına verilen ödül üzerine yazmış. Ödülü umursamadığını söylüyor, ustası Mustafa Kutlu gibi. Kutlu, biliyorsunuz kendisine verilen ödüllere gitmemekle bilinir. Sartre olma özentisi midir nedir bilmiyoruz. Bazılarında bu tür şeyler nüksetmeye başladı. Dünya yakılır yıkılır, onlarca insan zulme maruz kalır, savaşlar yaşanır dört bir tarafta, köşelerinde öykü, roman yazarlar, sonra da asil bir şekilde ödülleri reddederler; röportaja, fotoğrafa, belgesele izin vermezler. Gidin işinize be!

12 yorum:

  1. Kardeşim sen kimsin ya. Allaha aşkına. Kitabın ortasından konuşmak budur işte. Karşılıksız iyiliğin karşılıksız kalmaz."Dünya yakılır yıkılır, onlarca insan zulme maruz kalır, savaşlar yaşanır dört bir tarafta, köşelerinde öykü, roman yazarlar, sonra da asil bir şekilde ödülleri reddederler; röportaja, fotoğrafa, belgesele izin vermezler. Gidin işinize be!" İşte budur. Koltuklarına kaykıla kaykıla şiir, öykü döktürenlerin bu havalarına bitiyorum ben. Kimse de çıkıp bir şey demez. Hatta ödülü almadı diye alkışlanır. (Sezai Karakoç özentisi.)
    Dergileri okuduktan sonra bir de karşılıksız iyilik farkıyla inceleyince içim daha bir rahatlıyor. Sağolasın.

    YanıtlaSil
  2. Bugüne kadar yazdığınız her satırın altına imzamı atarım, nasıl bir destek gerekiyorsa onu da yaparım ama ''köşelerinde öykü, roman yazarlar, sonra da asil bir şekilde ödülleri reddederler; röportaja, fotoğrafa, belgesele izin vermezler. Gidin işinize be!'' ne demek yahu? İnsan roman, şiir yazınca ve akabinde röportaj, fotoğraf vermeyince, ödülleri almayınca neden olumsuz bir tavır olsun bu? Her yazarın yapması gerekendir bu. Sizin kafanızın yerinde mi? Belli ki bu yazıyı ödüllere doymayan bir 'arkadaş' yazmış. O devam etsin bildiği yolda. Yorumumu yayımlamasanız da birkaç kere okuyunuz inşaallah. Selam ve dua ile. Abdurrahman Medikılpak

    YanıtlaSil
  3. Abdurrahman Medikılpak kardeşim, yazarsın, çizersin, yayınlarsın, sana layık görülen bir ödül vardır. Seni adam yerine koyup ödüle layık görmüşlerdir. Onu reddetmek, almamak, aşağılamak, tepeden bakmak hüner mi?
    Ödüllere doymak, Türkiye'de ödüllerin dağıtılma süreci bir sürü alengirli konu. Ödül verilenlerin reddetmesini alkışlamak maharet değil bence. Nasıl almamak maharet değilse.

    YanıtlaSil
  4. "bir yazarın ödül kabul etmesi, üzerine işenmesine izin vermesidir," der üstad Thomas Bernhard, kendisi de pek çok ödül kabul etmiş bir yazar olarak. Bunun tek istisnası olarak da paraya gereksinimi bulunan genç yazarları koyar. Dolayısıyla ödül kabul etmeyen her yazarın tavrı etiktir. Güzel bir değerlendirme yazısı yazmış, son paragrafta bir çuval inciri berbat etmişsiniz. ilk defa tebrik notu yazacaktım ama kısmet değilmiş.

    YanıtlaSil
  5. Temrin ile ilgili yazılan genel düşüncelere (özellikle ilk paragraftaki) katılmakla kalmıyor, sizleri ayakta alkışlıyorum. Hilmi Yavuz büyük adam eyvallah, şiirlerini severiz, metinlerini okuruz falan. Önemli bir adamdır Hilmi Yavuz, lafımız yok. Ama bu nedir arkadaş ya, facebook'ta bile bu işle ilgilenen arkadaş (her kimse) sürekli Hilmi Yavuz'dan alıntılar, şiirlerinden parçalar sunuyor takipçilerine(!) ve bu da "yahu bu dergi ne iş yapan bir dergi?" diye sormaya sevk ediyor bizi. Temrin'in arkasında, yanında, yöresinde, kıyısında, köşesinde H. Yavuz'un ismi olmasaydı, bu kadar gider miydi acaba? Kötü bir dergi olduklarını söylemiyorum kesinlikle, alıp okumuşluğum ve takip etmişliğim var benim de ama Hilmi geldi Hilmi gitti, bilemiyorum. Sırıtıyor.

    Derginin bu sayısına bakmadığım için yazılanlar hakkında bir şey diyemeyeceğim. Selametle... Okuyanlar yorumlar.

    Son kısımda Mustafa Kutlu ile söylenenlere de (ilk paragrafı alkışladığım ölçüde, yani o şiddette) karşı çıkıyorum. Bu bir yazar politikasıdır. Kutlu'nun bu işlerle uğraşmadığını edebiyat çevresindeki herkes az çok bilir. Verme efendim Kutlu'ya ödül mödül. Ne yapalım yani. "Gidin işinize be!" gibi ucuz bir söylemle buna karşı mı çıkalım illa? Ayrıca bizim ülkemizdeki bu "ödül" muhabbetinin nasıl döndüğünü de az çok biliriz. Kime verilirse verilsin, o kişiye o ödülün verileceği az çok bellidir. Kim ciddiye alır bu işi? Sait Faik Hikaye armağanı hangi taraftaki adamlara veriliyor genelde? Bakmak lazım... Kutlu'nun tavrı da belki de bunadır. Ciddiye alınmaması bundandır belki ödüllerin. Bir üstteki yorumun son cümlesine katılayım, uzatmayayım daha fazla: Sivri dilli karşılıksız(?!?!) iyilik ekibi çuval ve incir meselesinde aynı hızda yol almaya devam ediyor anlaşılan...

    YanıtlaSil
  6. Ödül kabul etmemek. Pes yani. Nedir bu karın ağrısının sebebi. Kabul eden eder, etmeyen etmez ama öyle bir hava oluşturuluyor ki ödül kabul edenler çok kötü bir şey yapmış sanki. Edilsin kardeşim. Ne var bunda.

    YanıtlaSil
  7. koskoca yaşar kemal'in fransızların madalyasına gereksinim mi var? fransa yıllardır yaşar kemal ayarında bir romancı mı çıkarmış? adamlar aynı ödülün bir üst versiyonunu lütfedip en büyük romancımıza veriyor, bu yolla gerçekte kendilerini ödüllendirmiş oluyor, isveç'in nobel ödülüyle 100 yıldır yaptığı gibi. yazarın ödülü nitelikli okurun ilgi ve hayranlığı ile öz tatmindir. başka ödül yoktur. maddi ödül basketçilere, voleybolculara falan verilen bir şeydir. bilmem kaç cumhuriyet altını olarak somutlaştırılır.

    YanıtlaSil
  8. mecmualar'a 'yılın edebiyat portalı ödülü'nü vermek istiyoruz, kiminle iletişime geçmeliyiz? Saygılarla.

    YanıtlaSil
  9. Ben o yazıda öyle söylemedim. Sözlerimi doğru özetleyin veya hiç özetlemeyin lütfen. Ödülün hikayesini sordular, elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Evet, benim aldığım ödül de dahil olmak üzere hiçbir ödül önemli değildir, düşüncem bu. Ödülü bana veriyorlar diye bu düşüncemi değiştirecek değilim.

    Teşekkürler.

    Nihan Kaya

    YanıtlaSil
  10. eleştiriye saygı duyulmalı ama eleştiri dili bu değildir ve olmamalı da, bu şekilde bir tavırla yazılmış bir yazı kendi kendini değersizleştiriyor maalesef.
    N.Bera

    YanıtlaSil
  11. İlgi çekmenin yolunu kirli bir zeminde arıyorsun(uz) her kim iseniz. Eleştirinin bu kadar seviyesizce yapılması tam da size yakışan bir tutum. Koca yazı ya da öyküler içinde cımbızladığınız (beğeni ölçünüzün de test edilip en mükemmel olduğu kanaatiyle ahkam kesmeniz) tam bir seviyesizlik örneği.
    Sizin yaptığınız daha iyi bir şey varsa onu ortaya koyun...

    YanıtlaSil
  12. rasim özdenören'i 'usta' diye niteleyen kişi 'usta'sının bekir şakir konyalı'nın öykücülüğü hakkında neler düşündüğünü bilmiyor anlaşılan. rasim hoca'nın anladığını yukarıdaki 'hastalıklı ruh haliyle' yazılmış yazının yazarının anlamasını beklemek de elbette yanlış olacaktır. konyalı'nın 'ses'siz' isimli öyküsünün problemini ve ayrıcalıklı yanını anlamak isteyen okur onun içeriğine değil, öncelikle biçimine odaklanmalıdır.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.