1 Aralık 2011 Perşembe

Kitap-lık 155

KİTAP-LIK
Sayı: 155
Aralık 2011





















Kitaplık, Murat Yalçın yönetiminde çıkmaya devam ediyor. Ölümünün 60. yılında Peyami Safa ile ilgili bir dosyaya hangi aklı başında editör Kazım Yetiş, Mehmet Tekin ve Abdullah Uçman gibi daima okunmamak üzere yazan akademisyenlerden yazı alır.

Kazım Yetiş’i İstanbul Üniversitesi’nden bilenler bilir. 28 Şubat’ta Kemal Alemdaroğlu’nun bir numaralı adamı, şimdilerde de AKP’li belediyelerin para vererek yaptırdıkları ve kimsenin katılmadığı konferansların en başta gelen adamı. İstanbul belediyesinin bu dinlenmeyen konferanslar için konuşma başına 1000 TL gibi para verdiğini duyunca şaşırmıştık. Neyse biz işimize bakalım.


Talim-i Edebiyat gibi Recaizade’nin lise öğrencileri için hazırladığı ders kitabı üzerine, ilmi doktora çalışmasını yapan Kazım Yetiş’in te’lif bir tane bile kitabı yoktur. Namık Kemal’den Latin harflerine aktardığı yazılardan oluşan bir derleme, Dönemler ve Problemler Aynasında Türk Edebiyatı ve Belagattan Retoriğe gibi süslü başlıkları olan ama içi boş kitapların müellifidir. Derslerinde gerçek manada edebiyatımızı kuşatacak bir edebiyat tarihinin yazılamayacağını yineleyen, İkinci Yeni ile alay eden bu zavallı adamın kitabından işte Namık Kemal’i cilaladığı garip bir bölüm: [Namık Kemal] Edebiyatın meselelerini geçmişi ve günüyle beraber Türk edebiyatını en ihatalı şekilde ilk ve belki de son kez düşünen, tartışan, değerlendiren…” Türk edebiyatının meselelerini en kuşatıcı şekilde ilk ve son olarak Namık Kemal düşünmüş, başka düşünen çıkmamış, öyle diyor.

Kazım Yetiş’in derslerinde sürekli andığı, hayatı boyunca dile getirdiği aforizması şöyle: Allah’ın biz Türklere üç büyük lütfu vardır: 1- Atatürk 2- Yahya Kemal 3- Ziya Gökalp. Şiir konusunda ise tüm çalışmalarının vardığı son nokta şu olmuştur: Şiirin ulaşabileceği en yüksek seviyeyi Hisarcılar yakalamıştır ve gelecekte de şiir, yeniden bu noktaya geri dönecektir. Zavallı Adam! Zavallı Üniversite! Zavallı Ülkemiz!

Gelelim dergideki yazısına. “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun Üslubu Üzerine Bazı Dikkatler”. Kazım Yetiş ilk sayfada fen ve sosyal bilimler ayrımına yeni bir kategori daha ekliyor: Sağlık Bilimleri. Bu alan galiba onun dünyasında fen bilimlerinin içine dâhil olamıyor. Asıl mesele ise yazıdaki tespitleri: 
-Romandaki gözlemlerin 15 yaşındaki bir çocuktan beklenemeyeceği. Yani anlatıcının, çocuğun yaşının üzerinde konuştuğu.
 -Anlatıcı ile yazarın bütünleşmesi
 -Anlatıcı ile mekânın bütünleşmesi
 -Romanın tezatlıklar üzerine kurulmuş olması.
Ne var ki bu tespitlerde diyeceksiniz. Yok, hiçbir sorun yok. Sorun, bu tespitlerin Kazım Yetiş’e değil, Orhan Okay’a ait olması. Orhan Hoca’nın yıllar önce (1990) Dergâh yayınlarından çıkmış Sanat ve Edebiyat Yazıları kitabındaki Dokuzuncu Hariciye Koğuşu başlıklı yazıda tam tamına yukardaki dört tespit yer alıyor. Kazım Yetiş’in sanki kendi tespitleriymiş gibi Orhan Bey’in bir kez bile adını anmadan bu yazıyı yazmış olması tam bir rezalet. Bunun Kitap-lık gibi kalburüstü bir dergide yayınlanmış olması ise editör Murat Yalçın sayesinde. Hadi o, bu işlerden anlamaz, kendisi ameledir. Dosyayı hazırlayan Handan İnci’ye ne demeli? Mimar Sinan Üniversitesi’nden tanıdığımız Handan İnci bu tespitlerin araklama olduğunu bilmez mi? Ya kültür merkezleri arasında koşturmaktan fırsatları olmamıştır bunları yakalamaya ya da yaşı büyük olana hürmet duygusu ile hareket etmek istemiştir. 

Kazım Yetiş, Orhan hocanın tespitlerinden arakladığı yazısında Peyami Safa üzerine en ciddi çalışmayı yapanın Mehmet Tekin olduğunu söylüyor. Mehmet Tekin’in kitabı Ötüken’den çıkma. Bütün romanlar ortak bir sınıflandırmaya tabi tutulmuş: Şahıs Kadrosu, Romanın Özeti, Mekan, Zaman, Olay Örgüsü vs. Bu size neyi hatırlattı? Lisans bitirme tezinizi değil mi? Acemice yaptığımız o çalışmaların bir benzeridir bu kitap. Kazım Yetiş’in dünyasında bu tabii ki ciddi çalışma oluyor. Akademisyenler birbirlerine gönderme yapmayı pek severler. Gönül alırlar, yeni dostluklar kurarlar, parlatırlar, kapitalist ilişkilerin önünü açarlar. Bu dipnotlardaki göndermelerin de her biri akademik dünyada bir puan ediyor sanırız. Hatta bazı öğretim üyeleri sayfalarına kendilerine yapılan atıfların listesini bu yüzden koyuyorlar.

Mehmet Tekin’in Fatih Harbiye ilgili yazısının konusu ne olsa beğenirsiniz? “Fatih Harbiye Romanında Batılılaşma Sorunu”. Ne kadar orijinal bir konu ve ne kadar yaratıcı bir yeniden okuma… Akademik hayatının sonuna gelmiş bir hoca, bir orta mektep talebesinin bile romanı anınca ilk aklına gelen, romanla özdeş bir konu üzerine yazıyor. Akıl alacak gibi değil. Yazının hükmü şu: Romanda Doğu, Batı’ya galip gelmezmiş, bir sentez peşindeymiş Peyami Safa. Bu mudur şimdi onca yıllık Peyami Safa uzmanlığının verimi? Çok yazık!

Dosyanın diğerlerine göre dikkate değer yazısı Abdullah Uçman’a ait. AKP ile gelen neo-liberal dönem, bazı akademisyenlerin de bir nebze olsun cesaretlenmesini sağladı. Mesela kim derdi ki Uçman’ın Peyami Safa’nın tam bir Kemalizm övgüsü olan Türk İnkılabına Bakışlar kitabına eleştiriler getireceğini. Aydınlar da dönemin şartlarına göre şekil alıyorlar. Dreyfus Davası’nda kafa tutan Emil Zola gibi adam aramak beyhude çaba yani. Yazısının sonunda “Peyami Safa acaba bugün yazdıklarına pişmanlık duyar mıydı” diyor? Helal olsun valla! Bu cümleyi kurması bile büyük başarı.

Sözcükler’deki yazısında Silivri’deki aydınlara (?) ağıt yakan Emin Özdemir Kitaplık’a yeni çıkacak kitabından tam olarak 8 sayfa tutan bir parça koydurmuş. Suç ve Ceza’dan mülhem bir yazı. Bu yazıyla uğraşacağımıza Suç ve Ceza’dan çizdiğimiz yerlere bir daha göz atalım diye düşündük.

Malumatfuruş Uğur Kökden, Ankara’daki Cumhuriyet dönemi kodamanlarının oturduğu Konur Sokak hakkında yazmış. Bir sürü gereksiz bilgi, lüzumsuz  ayrıntı. 

Yücel Kayıran yazısında İbrani kültürü ile Antik Yunan arasında bir ilişki olup olmadığını araştıran felsefecilerin görüşlerini tartışarak, İbrani adaletinin imkânını sorguluyor. İbrani – adalet / Yunan – trajedi ikilemelerinden hareketle konuyu Kayseri’de üç çocuğun katledildiği vak’aya getiriyor. Yahudi anlayışı felaketlerde ahlaki bir eksiklik bulurken, Antik Yunan kader konusunda akli gerekçeler aramıyor. Kayseri vak’asını, tam İbrani – Yunan ayrımına bağlaması gerekirken “şiirin varlık nedeninin adi suç olarak görülen küçük meselelerde” aranması gerektiği gibi ilgisiz bir şeyle yazıyı bitiriyor. Ciddi yazıların sonlarında, yazarının da kafasının karıştığını çok görürsünüz. Ya da yazıyı nereye bağlayacağını bir türlü kestirememe halini. Yücel Kayıran’da da böylesi bir zaafiyet olmuş.

Ömer Ayhan, Cumhuriyet döneminin muhalif kalemi Hüseyin Cahit Yalçın üzerine yazmış. İddiası olan, yeni bir şey söyleyen yazılara bayılırız. Helal olsun Ömer kardeşimize. Hüseyin Cahit’le ilgili edebiyat tarihinde bilinen yanlışların tekrarlanmasından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor ve bu ezberi pekiştiren tezlere kızıyor. (Tezlere kızan, hurda akademisyenlerle uğraşan herkes bizim dünya ahiret kardeşimizdir.) Üniversitelerde hazırlanan bu tezlerin bir kısır döngü oluşturduğunu dile getiren Ömer Ayhan, Hüseyin Cahit’in öykülerinin zamanın çok üzerinde bir niteliğe sahip olduğunu söylüyor:
“Yalçın, öykü kahramanlarını ötekileştirmeden, baştan sona gerçekçi çizgilerle ele almış. Yalçın bu tavrıyla Tanzimat yazarlarından Milli edebiyatçılara, Yakup Kadri’den, Peyami Safa’ya ve nihayet Attila İlhan’a uzanan tek tip olumsuz bakış açısını da ters yüz ediyor.”

Necmi Sönmez, son derece sönük yazısında Orhan Duru’yu parlatıyor. Kullandığı cümle tekniğiyle, dilde yakaladığı kesik, arkası gelmeyen, eşine rastlanmayan kurgu zenginliğiyle yazdığını söylüyor. Orhan Duru’yu tanımasak inanacağız. Duru’nun desen ve portre çalışmalarından bahseden yazı bize şunu düşündürdü. Orhan Duru resimde iddialı mıydı bilmiyoruz ama hem felsefede hem şiirde iddialı birini tanıyoruz: Hilmi Yavuz. Üstad için şairler felsefeci, felsefeciler de şair diyorlarmış. Yani herkes üstünden atmaya çabalıyor. Orhan Duru’nun durumu da böyle olabilir mi acep? Birkaç sayı önceki Kitaplık’ta da Orhan Duru’yu Ömer Ayhan parlatmıştı. Her sayıda bu beceriksiz, toprağı bol olasıca adamı parlatmak da ne oluyor derseniz, cevabı Murat Yalçın’da arayın lütfen.

Âlim Kahraman yazısı da bir ayağı üniversitede olan birinin yazısından ne beklenebilirse o yaratıcılık düzeyinde. Manisa’daki Kitapsaray adlı kütüphaneyi anlatıyor. Biz yazıdaki Yusuf Atılgan ve Canistan romanının fotoğraflarına aldandık. Sakın siz aldanmayın. Alim Kahraman lüzumsuz bir sürü şey anlattıktan sonra Kitapsaray’a Atılgan’ın da gittiğini söylüyor yazının sonunda. Ne diyeyim ben sana şimdi.

Kitaplık bu sayısında da öykü yoksunu bir dergi. Engin Özkol “Bahar Temizliği” diye bir liste yapmış. Deli saçması evde kullandığı eşyaları yazmış, Murat abisine göndermiş o da dergiye koymuş. Yine Cengiz Akın baba-oğul çatışmasını temel alan, bir türlü ilerlemeyen öyküsüne anlamsız vurgularla çeşni katmaya çalışmış. Ama öyküyü KalabAlık, mahŞer, hıçKırarak gibi şeyler de kurtaramaz. Çünkü bir öykü okutamıyorsa, okuru başında tutamıyorsa başarısızdır. 

Nobelli şair Transistörlü Ömer’le ilgili iki yazı ve o bilindik şiirler var dergide. Bu şiirleri anmayacağız çünkü daha önce aynıları Varlık, Tasfiye gibi dergilerde çevrilmişti zaten. Biz söyleye söyleye dilimizde tüy çıktı adamlar hala aynı şeyi yapıyorlar. Şu Avrupa basınında gördüğünüz şiirleri Allah rızası için çevirmeyin, çünkü hepsi aynı. (Bu 3-4 şiirin 3-4 çevirisini yanyana yayınlamayı düşünüyoruz sitede) Şu adamın şiir kitaplarına ulaşıp oradan çevirin de bir şeye benzesin. Bir de şu adam tam olarak nereli ona bakın lütfen? Kimi İsviçre yazar, kimi İsveç der, kimi Norveç, kimi de Bulgaristan. Böyle ciddiyetsiz yayıncılık ancak bizim ülkemizde olur.

Aynı yayıncılığımız gibi bizim insanımız Avrupa görse de değişmez. Tıpkı şehri de taşralaştırıp balkona yün serdiği gibi. 80 yaşındaki Demir Özlü eski bir kız arkadaşı olan Aysel’den bir e-mail alıyor. Mesaja artık ne yazdıysa bizimki huylanıyor. Ve başlıyor eskiyi hatırlamaya ve bugünle ilişkilendirmeye. Kız lisesinin kapısının önüne birikip, kızların en ufak bir bakışını bile kendine yontan “şu kız bana bitik abi, yanıyo benim için” diyen ergenler gibi Demir Özlü. Avrupa görsen de zihin ve tohum aynı.  

Sayın Murat Yalçın, Kitaplık’ın şiir editörlüğünü derhal şöyle adam gibi, şiirden anlayan birine vermelisin. Yoksa bu felaket senin başını yakacak. Necmi Zekâ yaşının ağırlığını kullanarak zekâdan yoksun tam 6 şiir veriyor ve bizim yetenekten yoksun editör, alıp bunları dergiye koyuyor. Şiirlerin başlıklarına bir bakın Allah aşkına: Nasıl Bir Tarih? Nasıl Bir Din? Nasıl Bir Seks? Attila İlhan’a özendiysen o kitapların ayarında bir şeyler çıkarman lazım. Şiirlerin başlıklarını faraza değiştirseniz hiçbir eksiklik olmaz. Çünkü başlıklarla uyumlu bir şeyler aramayın. Öylesine, birbirinin devamı olabilecek mırıldanmalar.

Cevdet Karal Kitaplık’ın şiir haysiyetini ne zamana kadar kurtaracak? “Dalgıç” hariç diğer üç şiiri de birbirinden güzel:
Çözün dizi dizi kölelere benzer şu gözleri
Toprağa saplanmış kirli oklar mı nedir kirpikleri
Ve kitaplar indirildi ki onları kimse görmemişti
Kimi kavranmaz taşların içinden kopup geldi
Kimi geldi kimine kırağından şarap içirdi
Biz bir yere gittik burası öteki gün ülkesi

Fırat Demir’in şiirinden bir bölüm:
Türkler de benim gibi mutsuz
Büyük sevgi karşılıksız çıktı
Sarsılmaz inanç çoktan kırıldı
Sevebileceğimiz kimse kalmadı etrafımızda
Taşıdığımız bayraklarda çatlaklar var
Yeni inkılap serisi lazım bize
Bana ve türklere

Nedir bu şimdi? Adam yazmış bir şey, ona kızmayalım. Şöyle şiirler yayınlayan bir dergide İslamcısı, solcusu herkes şiir yayınlatmak, YKY’den kitap çıkarmak için yırtınıyor. Hangi elekten geçtiği ortada işte. Müslüman şairler kendi dergilerine önem vermek, sağlam dergiler çıkarmak yerine, solculuk oynayan dergilere yanaşarak onlardan itibar görmeyi bir ayrıcalık bir üstünlük olarak görüyorlar. Şu şiirleri, şu öyküleri, akademisyenlerin niteliksiz şu metinlerini yayınlayan dergiye yanaşmaya çalışanlar lütfen kendilerine bir çekidüzen versinler. Onurlu dursunlar biraz!

7 yorum:

  1. helalll.onurlu olun islamcılar.

    YanıtlaSil
  2. Çıldırıyorlar beni19 Aralık 2011 00:03

    Emeğe saygı, harcanan vakte saygı. Teşekkürler.

    YanıtlaSil
  3. yazıdan anladığım kadarıyla dergideki en güzel şey, kapaktaki sevim burak fotosu. fırat demir'in şiirinin o bölümü gerçekten de olmamış. kitaplık da, örneğin adı maradona diye 50 yaşındaki adamları oynatan bir takıma benziyen varlık'ın yolundan gidiyor galiba. hak edenin forma giydiği bir dergi istiyoruz değerli editörler. yolun yarısını geçmiş olsalar bile.

    YanıtlaSil
  4. murat yalçın'ın babasını da sevmezdik. ayara devam. arkanızdayız.

    YanıtlaSil
  5. Eleştirmek başka bir şey senin yaptığın sadece öfke kusmak.
    İnsanlar seni okumak için vaktini ayırıyor,
    emeğe yazık. Sadede gel, bu dergiler senin yazdıklarını yayınlamadı mı?

    YanıtlaSil
  6. Dergideki Peyami Safa dosyası Handan İnci'ye ait değildir.

    YanıtlaSil
  7. Hanımlar, beyler! Edebiyat dilin edebiyatıdır. Ne öyle solculuk Müslümanlık filan.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.