18 Kasım 2011 Cuma

Tasfiye 35

TASFİYE
Sayı: 35
Kasım 2011




















Tasfiye’nin bu sayısı, özensiz şiir seçimi ile Türk Edebiyatı’nı hiç de aratmıyor. Ümit Aktaş hadi neyse. Ağabeydir, ağırlığı vardır, iyi olması beklenmez, onun gibilerin şiiri hatır için konur bu tür dergilere. Peki ya diğerlerine ne demeli? Şahin Gürçay’ın şiirinde bakın neler var:

Bize nesnel bir dünyevilik aşısı vurmuş kızıl haç
Zamanında anlaşılmamış her şair gibi vatanperver
Her kondüktör gibi duraklararası çalışır olmuşuz
Hani biz sömürülmedik ya, sömürü aydını okumuşuz
Savunacağımız kaleye çokça top vurmuşuz

Nedir bu şimdi? Biri bize bu mısraların nemenem bir şey olduğunu açıklayabilir mi? Hangi “şiirsel yük”ü taşımaktadır bu cümleler? Kusura bakmayın ama biz bu tür şeyleri şiir olarak göremiyoruz.

İbrahim Eryiğit imzalı bir başka şiir de sırtını geleneğe yaslamış. Yok hayır yaslamamış, kaykılmış resmen. Öyle bir yayılmış ki şairle beraber şiir de paldır küldür yuvarlanıp gitmiş. Şamatadan birkaç sahne:

Amansız dünya virajını alırken insanlık
Hayatın debdebesinde unutulur hazırlık

Çiçeklerinin coşkusu her yanını sarmıştır
Meyveleri ağır basmış eğilmesi ondandır

Bu devirde böyle dizeler yazmak bugüne kadar gelmiş bütün şiir birikimini, şiir dilini inkâr etmek, Turgut Uyar’lara, Cemal Süreya’lara, İsmet Özel’lere, Haydar Ergülen’lere, Cahit Koytak’lara ve sair şuaraya saygısızlık yapmak demektir. Elinize kaleminizi aldığınızda bu meseleyi sizden daha iyi yazabilenlerin olduğunu düşünüyorsanız kırın kaleminizi yazmayın, diyor Andre Gide. Kendini ustaların şiiri ile bugünün birikimi ile yarışabilecek güçte hissediyorsan yazmalısın ey şair! Yoksa oturacaksın oturduğun yerde.

Dergide bir de şu garip soyisimli şair Trans Transtömer’den çeviri şiirler var. (Bu yılki Nobel’i bu arkadaşa verdiler biliyorsunuz. Araştırdık ve kendisinin aslen Konya’nın Kulu ilçesinden olduğunu öğrendik. Kulu’dan İsveç ve Norveç’e çok gurbetçi gitmiştir zamanında biliyorsunuz. Ailesi Kulu’da yaşarken Transistörlü radyolar yeni çıktığında Trans’ın dedesi Omar, bunlardan bir tane alır ve tarlaya pazara her daim yanında götürür. Gel zaman git zaman adamın adı Transistörlü Omar kalır.) Bunları da şiirden saymak olmaz. Ne de olsa tercüme. Ne kaldı geriye Tasfiye’de şiir adına? Hiçbir şey. Neticede İtalyanlar “traduttore traditore” demiyorlar mı? (Enis Batur gibi züppelik yapıp, yabancı dildeki bir deyişi olduğu gibi bırakmak, anlamını vermemek gerekirdi şimdi ama neyse.) “Mütercim haindir” anlamına geliyor. Çevirmenin “bana hain diyemezsin, ben vergisini ödeyen, askerliğini yapmış bu ülkeyi herkesten çok seven, Kuran’ı Türk bayrağına saran bir vatandaşım” diye yakamıza yapışmaması için bir gülücük koyalım olsun bitsin! :)

Cihan Aktaş’tan “Altın Dişlerim” başlıklı bir öykü yer alıyor. Özbek bir bakıcı kadının hayatından kesitler sunuyor ve Türkiye’de çalışırken karşılaştıkları sorunları anlatıyor. Öykünün en çarpıcı yönü, başlığa adını veren ayrıntı. Bakıcı kadın Muhabbet, altın dişlere sahip ve tehlikeli bulduğu için gülmeyi kendine yasak etmiş biri. Bir eleştirmen Cihan Aktaş’ın karakterlerinin pencere kenarında oturarak olayları yaşamak yerine hatırlayıp, hüzünlenip, aktarmayı tercih ettiklerini söylemişti. Çok haklı. Öykü dinamizmden yoksun. Her şey olmuş bitmiş zaten. Biri de bunu, can sıkıcı bir şekilde bize anlatıyor.

Sinema filmlerinde şu tür bir anlatım yöntemi vardır: Yönetmen, karakterler veya olaylar hakkında uzatmadan izleyiciyi bilgilendirmek istiyorsa, hemen özetleme yöntemini seçer: “Yer, Kuzey Carolina, tarih, 1884. Babanın geçen yılki ani ölümü hepimizi çok sarstı Jack. Sonrasında çıkan miras kavgası da seni derinden yaraladı biliyorum. O yüzden bizi terkedip küçük bir kasabada posta memuru olarak çalışıyorsun. Ama seni çok özledik” Ülen arkadaş, adamı özlediysen, onca şeyi adama yeniden ne demeye aktarıyorsun? Zaten yaşamışsınız. Mesele izleyiciyi/okuru bilgilendirmek olunca böyle mantıksız işlere girişiyorlar, yönetmenler, öykücüler, romancılar. Cihan ablamızın öyküsü de bu tür acemice anlatım yöntemleriyle dolu. “Bulacağım iş halamın kızının adresine, Erenköy semtine yakın olmalı.” Öyküye Özbek kültürüne dair hiçbir şey yedirilmemiş olduğundan -bunun eksikliği hissedilince- hemen bir paragrafla iş halledilmeye çalışılmış: “Guçvara yedik, ablama tarif ederken söyledim, Türklerin mantısına benzer. Narın yerdik erişte gibi, üzerinde at eti sucukla iyi gider. Uygur restoranına gider lağman yerdik, pamuk yağıyla pişirilen bir tür eriştedir o da (…) Ponçik yapmayı düşünüyordum ablamın misafirlerine ertesi gün, bir tür hamur işi, içine peynir veya patates koyarsın…”Açıklamalar, açıklamalar, açıklamalar… Zaten fazlasıyla uzun bir öyküyü Ahmet Mithat seviyesine indiriyor.

Nihan Kaya ise kısacık olmasına rağmen çok hoş bir öyküyle katkıda bulunmuş. Bu sitede daha önce Nihan Kaya’nın Özgür Edebiyat’taki öyküsünün de başarılı olduğunu yazmıştık. Yine başarılı. En güzel öykülü günler onun olsun diyoruz.

Mesajlar veren, sloganlar atan, kıssadan hisse çıkaran bir diğer çekilmez öykücü de Veysel Altuntaş. Üstelik Ayşe Kulin’in “Foto Sabah Resimleri”nde denediği bir biçimi de öyküsünde denemiş. Öykünün arasına şiirler sıkıştırmış. Öyküsündeki karaktere, babası Orhan Veli’den şiirler okuyordu. Şiirler de metne aynen alınmıştı. Veysel Altuntaş da aynısını yapmış. Yapsın sorun değil. Sorun, ortada öykünün olmaması. Süleyman Hilmi Tunahan’a ithaf edilen öykü bakın nasıl bitiyor: “Bir gün gelir güzel binalarda, rahat yerlerde insanlara ulaştığımızda, onlara gerçek olanı, hiçbir maddi manevi korkudan uzak olarak anlatmazsak, hakkım helal değildir, bu böyle biline.”

Ahmet Örs’ten biyografik içerikli bir anlatı ile bir kitap değerlendirmesi yer alıyor. Ayrıntı Yayınlarından çıkan Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek adlı kitap, yazıdan anladığımız kadarıyla tüketim kültürüne falan yoğunlaşmış. Tüketim dendiğinde akla Baudrillard gelir mesela. Bu kitap, Baudrillard’a ait bir kavram olarak simülasyon evrenine ilaveten ne getirmiş, yeni neyi var sorusunu sormak gelir. Yazıyı yazanın da gelmeliydi. Ama gelmemiş.

Ümit Aktaş’tan yeni başlayacaklar için bir Seyyid Kutup yazısı var. Hiç tanımayanlar için iyi bir yazı. Seyyid Kutup’u bilenler, İslam’da Sosyal Adalet kitabını okuyanlar için hiç çekilecek çile değil.

Dergideki bir diğer Aktaş, Şeyh Said İsyanı’nı anlatan Nişancı romanının sahibi Metin Aktaş. Niyeyse vesikalık bir fotoğrafını da koymuşlar. Şaşkın şaşkın bakıyor. Fotoğrafta niye böyle bakıyorsunuz diye sorsan hemen, biz Aleviler zaten yok sayıldık, dışlandık, heterodoks İslam’ın kaderi zaten budur filan fişman diye döktürür kesin. Metin Aktaş garip ama romanının kurgu değil, gerçek olaylara dayanmasıyla övünüyor. Fazlasıyla resmi ideolojiyle hesaplaşma çabası olduğu için edebi kurguyu kaçırmış görünüyor. Ama şu güzel tespitin de hakkını yememek lazım: “Filistin halkının acılarına gözyaşı döken inananlar, ülkemizde otuz yıldır acılar yaşayan, topraklarından sürülen Kürtlerin acılarına neden ortak olmasın.”

Metin Aktaş’ın kuramsal anlamda romana bakışı sorunlu, ama asıl sorun ise yöneltilen sorularda. Asım Öz (ki kendisi ayda 8-10 tane röportaj yapan yeni bir Ruşen Eşref’tir.) “sanırım başka romanlarınız da var” diyor. “Sanırım” mı? Mübarek adam, röportaja girişmişsin zaten karşındaki yazarla ilgili “sanma” evresi çoktan geçmiş. Alay mı ediyorsun koca yazarla? Bir diğer soru da şu: “Karakterleri nasıl yazdınız?” Bir kere karakter yazılmaz, yaratılır; ikincisi de bu soru böyle sorulmaz. Yazarın yerine iyi bir cevap yapıştırırdık şimdi ama sitemizin ciddiyetini bozmak istemiyoruz.

S. Erdoğan Başaran İkinci Yeni Antolojisi’ni tanıtmış. “Biçem”li, “evril-”meli, “devril-“ meli bir yazı. İsmet Özel kitaba şiirlerinin alınmasına izin vermediği için sadece şiirlerinin başlıkları konmuş. Başaran bunu, İsmet’ten seçilen şiirlerin sosyalist olduğu döneme ait olmasına bağlıyor. Son derece yanlış bir tespit. İsmet Özel’in geçmiş şiirlerinde bir redd-i mirasa gitmesini bırakın, geçmiş yaşamında bile büyük kerametler, anlamlı duruşlar bulan, asalet arayan biri olması bu iddiayı geçersiz kılıyor. İsmet Özel şiirinde bir inkâr döneminden söz edilmesi mümkün değildir.

2 yorum:

  1. Merhaba
    Söyleşimle ilgili tenkid ibadetini bihakkın yapmışsınız. Teşekkür ederim. Karşılıksız iyilik karşılıksız kalmasın istedim.. Selametle
    Asım Öz

    YanıtlaSil
  2. Her şeye rağmen Tasfiye, duruş sahibi bir dergidir. Büyük emekler vererek gelmiştir bu seviyeye. Çok güzel işler de yapmıştır şimdiye dek. Hakkını yememek lazım. Ayak oyunlarıyla, yalakalıkla, puştlukla ilerlemiyor en azından...

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.