30 Kasım 2011 Çarşamba

Sözcükler 34

SÖZCÜKLER
Sayı: 34
Kasım, Aralık 2011






















Dergi çıkaracak arkadaşlar gün gelip dergiyi parasızlık yüzünden kapatıp; sonrasında da ajitasyona gidip, ağlayarak, sızlayarak onurumuzla çekiliyoruz havaları estirmek istemiyorlarsa, şu Sözcükler dergisine ibret nazarı ile baksınlar. Yapılması gerekeni bilfiil yerine getirmişler, yani YKY, İş Bankası, Can Yayınları ve Turkcell bağlanmışlar. Ne yayınlarsan yayınla artık sırtın yere gelmez. Bunu tüm samimiyetimizle söylüyoruz ki bütün dergiler reklam alsınlar. Parasızlık yüzünden hiçbir dergi kapanmasın.

Siyasette, medya dünyasında, yazarçizer ve kalantorlar dünyasında bir süredir “Silivri’ye kapatılan aydınlar” (kimlerse onlar?) meselesini canlı tutmaya çalışan kişiler, gruplar, cemaatler olduğunu hepimiz biliyoruz. Kültür dünyasında da bunlara destek veren kemalist Özdemir İnce gibileri hiç ama hiç eksik değil. Sözcükler’de de bu türden sözde “kültür adamları”na bolca rastlıyoruz. Emin Özdemir mesela. TV’de konuşan birilerinden bahsediyor ve içerideki haksızlığa uğrayan arkadaşlarını hatırlayıp hakaretler yağdırıyor: “dönek, omurgasız, bükülgen, çanak yalayıcı, ikiyüzlü, yavşak, çıkarcı, şakşakçı, yanar döner, arsız, yüzsüz” Bu programları, reel politiği görünce şiire sığındığını söyleyip bir itirafta bulunuyor: Eskiden “Halka ta’n eylemek nemiz/ bilcümle vebal bizdedir dizelerini tekrarlar dururdum. Şimdilerde tam tersi halk düşmanı kesildim nerdeyse.” diyor Emin Özdemir. Hah şunu bileydin. Allah söyletmiş seni. Hepinizin ortak düşmanı, halkın değerleri. Halka rağmen halkçılık yani. Şili’den gelen puroyu, Boğaz’a karşı puf minderde tüttürüp kendini devrimci hisseden bir güruhsunuz siz. Büyük Alexander namlı (daha nice namı vardır kendisinin) şairimiz de dergiye verdiği “Haşarat Uygarlığı” şiirinde aynı hassasiyet içerisinde. “Evet Emin abi, evet, çok haklısın, ağzından bal damlıyor valla!” der gibi. Böcekler de geri geldiler-artık ibadet etmek ülkede zorunlu / İçimizde tek sorumlu aydın kalmayana kadar öldürecekler diyor. Tasfiye edilmişti bu hayvanlar – şimdi geri geldiler diye başlayan şiiri öyle bir nefret söylemi ile yazılmış ki şaşırırsınız. Nedir bu kaygı? Kim tasfiye edilmişti, hayvan dediklerin kimler, haşere olarak, böcek olarak nitelendirdiklerin kim? Bunları tahmin etmek çok zor değil aslında. 28 Şubat’ta tasfiye edilen halkın değerlerinin geri dönmesinden rahatsız. Müslümanlar ve İslami yaşam biçimi, hazmedilemeyen. Dindar insanları laikler daima böcek olarak betimlerler bilirsiniz. Çarşaflı kadın en çok böceğe benzetilir mesela. Zavallı iskender, zavallı kemalist aydın bozuntuları. Öyle bir korku ve nefret söylemi geliştirmişler ki kendi içlerinde, gittikleri lokantada tasavvuf müziği çalsa irtica hortladı diye ayağa kalkmaya hazırlar. Dindarların sağladığı özgürlüğü sana kimse sunmaz iskender. 

Şiir konusunda Sözcükler tam bir felaket. Zaten editör de bunu fark etmiş olmalı ki şimdilerde gençler şiirden çok öyküyle ilgileniyorlar diyor, ne güzel diyor. Dergide dişe dokunur şiir olmayınca tabii güzel. Cevat Çapan’ın iki metnindeki tek şiirsel dize şu mesela: Ölüm başını uzatıyor en / Baştan çıkarıcı gülüşüyle gerisini hiç anmaya gerek yok. Cevat hoca (Mimar Sinan’dan kendisi hocamızdır) çeviri ile uğraşa uğraşa iyice kendi şiirine de çeviri kokusu sindirmiş. Altına Paul Eluard yaz, kimse anlamaz yani. Dolayısıyla çeviri olunca kimsenin bir beklentisi de olmaz.

Dergide ağabeylerin öncelik sırası var. Cevap Çapan, Emin Özdemir, Demir Özlü, Egemen Berköz, Refik Durbaş, Cemil Kavukçu. Yaş kronolojisine dikkatlice uyulmuş görünüyor. Ama edebiyatın yaşla ilgisi yoktur elbette. Ne Özlü’nün minimalist öyküsünden, ne Refik Durbaş, Egemen Berköz’ün manzum mırıltılarından bir tat alabiliyorsunuz. Refik Durbaş “Balkon” diye bir şiir koymuş. Koymaz olaydı. “Körpe meme, serin kalça, apışarası, bacak” gibi yaşı geçmiş bir ihtiyarın fantezilerinden müteşekkil bir manzume. Aynı başlıkta şiirleri olan Sezai Karakoç, Behçet Necatigil, Baudelaire gibi ustaların şiirine karşı saygısızlık düpedüz Refik emminin yaptığı.

İyi ki varsın Cemil Kavukçu. Ne yazsan okutuyorsun. Her ne kadar dergiye ve yayınevine gelen gençlerin daha önce İslami dergilerle yazıp yazmadığını kontrol edip ona göre davranma geri kafalılığını göstersen de biz senin öykünü seviyoruz. Öykücülük ayrı, mantalite ayrı değil mi? Dergideki diğer öykülerin hiçbiri bizde iz bırakmadı ama Kavukçu’nun fantastik öyküsünü hatırlıyoruz. Öykücünün başarısı değil de nedir bu?  

Dergideki şiirlerin genel sorunu öyküleyici anlatıma kendilerini fazlasıyla kaptırmaları. Yani manzumeye evrilmeleri:
Kamyondan sobalık odunu indirirken
Pazusu gömleğini zorlayan
Delikanlıyı seyrediyorum (N. Ziyalan)

Babası hapisten çıkmış
Parka gidiyorlar
Uçurtma uçurmaya (R. Durbaş)

Gün batarken bir bekleme odasında
buluyoruz kendimizi
birbirini tanımayan üş beş kişi (C. Çapan)

onunla geldiğin günü hatırlıyorum
oldu ilk sözü
artık iyi görmeyen gözleriyle, oğlum
İstanbul’dan geldiğini söylemişti (M. Fındıkçı)

Örnekler çoğaltılabilir ama neye yarar. Editör, gençlerin öyküye yönelmelerini olumlu buluyordu ya hani, ondan mıdır nedir şiirler bile öykü tadında. Gel sana bir şiir anlatcam deyip, otur anlat ateşin başında, çekirdek çekirderken. Kült kitapların hangisi öyküye teslim olmuştur söyler misiniz? Erbain mi? Körfez / Şahdamar / Sesler mi?, Dünyanın En Güzel Arabistanı mı? Hangisi? Hatta Behçet Necatigil’in, bu tarz şiirlerini, Yaz Dönemi’nden itibaren sildiğini yok saydığını biliyoruz. Yok hükmündedir demiş adam daha ne yapsın? Akıl sahipleri için bu davranıştan alınacak ibretler vardır. Turgay Fişekçi’nin hakkını yemeyelim ama. Ama o da lirizmin kucağına düşen her şair gibi iflah olmaz artık. Tıpkı Hilmi Yavuz ve cemaati gibi. Başka söze hacet yok.

Didem Uslu hocanın Elif Şafak üzerine yazdığı enti püften yazıdan bahsetmeden de olmaz. Çünkü hocamız çok iddialı. Nitelikli edebiyatın ne olduğunu ben bilirim diyor: “35 yıl edebiyat hocası olarak Avrupa ve Amerika edebiyatı okuttuğum ve kaliteli sanatın, iyi edebiyatın ne olduğunu çok iyi bildiğim halde …”

Şimdilerde emperyalist ülkeler sömürgeleştirdikleri yerlerin sesini de dinliyorlarmış, oraların yazarlarını görüyorlar, hakkını teslim ediyorlarmış. Avropa görmüş hocamızın Karşılaştırmalı Edebiyat disiplininde bu konunun çok netameli bir boyutu olduğunu bilmesi lazım. Çünkü sömürge edebiyatına kulak vermelerinin aslında yine emperyal amaçlar uğruna olduğu, yerleşik Avrupamerkezci kanon anlayışını tahkim etmeye çalışmanın disipline edilmiş yöntemlerinden biri olduğunu söyler bu alanın söz sahipleri. Hiç olmadı açınız Paul de Man’i okuyunuz. O yüzden hümanist bir tavırla “sömürge edebiyatlarını artık Avrupa dinliyor” demek belki 50 yıl öncesinin yanılgısıydı. Bugün söylemek çok yanlış olur. Gerçi üniversite hocaları biraz geriden gelir, olsun, 50 sene iyidir gene, daha neler var…

Osmanlı edebiyatında insanlar köle – efendi diyalektiği içinde tanımlanmamışmış. Daha neler? Milliyetçilik nelere kadir görüyorsunuz. Tanpınar’ın kutsal edebiyat tarihinin girişini okuyanlar orada “saray istiaresi” diye bir şeyle karşılaşırlar. Nedir o? İşte köle-efendi ilişkisinin estetize edilmiş hali. Şiirdeki âşık ve maşuk arasındaki ilişkinin saraydaki hükümdar merkezli hayata hangi yönleriyle benzediğini çok güzel açıklar Tanpınar. Bunu da üniversitelerdeki Profesörler, yani “Tanpınar Öğreticileri” hayatları boyunca beş milyon defa yinelerler son nefeslerine kadar.

İyi edebiyattan anlayan hocamız yaşamadan yazılmaz ki diyor kırık dökük cümlelerle: “Yazar her şeyden önce iyi yaşamış olmalı. Capcanlı bir hayatı olmalı. Ailesiyle çatışmalı çevresiyle didişmeli ve herkesle iletişime girebilmeli. Disiplinli ve dünya gelişmelerine egemen olmalı. İyi felsefe bilmeli, güçlü bir muhakemesi olmalı. Bir de iyi gözlem yapar ve düzgün yazarsa …” [O zaman tadından yenmez işte]

Elif Şafak’ın İskender’inin neden kötü bir kitap olduğunu maddeler halinde sıralarken son maddede yine milliyetçi duyguları kabarıyor ve aynı paragrafta aynı cümleyi tam üç kez tekrar ediyor:
“Türkiye ne koloni olmuştur …”
“Türkiye’nin postkolonyal geçmişi yoktur.”
“Türkiye işgal edilmiş ama hiçbir zaman koloni olmamıştır.”   
İskender’i savunacak değiliz ama iyi edebiyat bilen hocanın kompozisyonu da, cümle kurmayı da, tasarrufu da iyi bilmesi gerekir.  

Yüksel Pazarkaya’nın güzel konulu (bir liboşun hikâyesi) ama kötü işlenmiş anlatısında pek çok sanatçıda rastladığımız şöyle bir sorun var: Kütür kütür sevişme sahnesi. Nuri Bilge Ceylan’ın diğer filmlerine göre sessiz geçiştirilen İklimler’de de böyle bir sahne vardı hatırlarsınız. Bir de İslamcılara akıl verenler vardır. Abi öykünde biraz günah işlemelisin, hayata dokunsun öykülerin, şeytanla alışverişi olsun filan. Tamam, insani olan yansıtılsın da kardeşim böyle kütür kütür de olmasın yani.

Sadece Varlık’la Sözcükler’deki bir çok metinde şöyle bir ayrıntı var. International edebiyat sadece burada falan mı demek istiyorlar nedir anlayamadık: Ortada şiir adına tek dize, öykü adına sağlam tek cümle yok, adam altına yazmış: Sydney 2011; Paris, Boulevard Malesherbes; Dünya, 2010; Londra, Herhangi Bir Sokak. Bize ne arkadaş bunlardan? Yazar olarak sizin için anlam taşıyor bu ayrıntılar. (Metin iyi olsa bizim için de belki bir anlam ifade ederdi!) Poz kesmeyi bırakın da ortaya ürün koyun, ürün!

Alice Harikalar Diyarı’nın yazarı Caroll’dan güzel bir çeviri var dergide. Hoş olmuş. Böyle metinlerle çocuksu yanlarımızı da beslemeliyiz. 

Terry Eagleton’dan İngiliz romancı Lawrence üzerine güzel ve uzun bir değerlendirme çevirisi var. Edebiyat filimci, afedersiniz edebiyat bilimci akademisyenlerin çevirip çevirip okuyup örnek almaları gereken bir metin. Kuşatıcılığı, cesur cümleleri, ideolojik açıdan kurduğu bağlantılar, tamamıyla kendi tespitlerini öne çıkarması, karşılaştırmalı yöntemi hayranlık uyandırıcı doğrusu. Edebiyat Kuramı ile daha önce konuya ilgili olanların gönlünü zaten fethetmişti Eagleton. Edebiyatın ideolojiden koparılamayacağı tezini savunduğu enfes kitabı şimdiye kadar topu topu üç kez basılmış. Ne acı değil mi? Üç baskı 3000 demek. Daha az bile olabilir. Onca üniversite, onca öğrenci, onca hoca ne yapıyor peki? Sonra da biz sağa sola sataşan, saygısızlık eden, hakaret eden oluyoruz. Peki onların ilim âlemine yaptıkları saygısızlık ne olacak?

“Ilgınlı Ahmet İçin Şarkı Sözü” başlıklı şiir, kendinden değil ama Attilâ İlhan’dan söz ettiresi bir metin. Attilâ İlhan’ın babası bildiğiniz gibi kaymakamdır ve bu Konya’nın batısındaki eski Selçuklu kentinde de bir dönem görev yapar. Küçük Attilâ’nın imgelemine bu coğrafyadan yansıyan şeyler olduğunu görürüz. Mesela şiirinde geçen “Barakmuslu (Mezarlığı)” Ilgın’ın eski köylerinden biridir.

Hakan Savlı neyidüğü belirsiz bir dizi metnine anı olarak başlamış, öykü olarak devam ettirmiş ve bundan sonra da bu mırıltıları yayınlamayacakmış. İsabetli karar.

Neslihan Günel’in kedisever Peri Hanım’ı anlattığı, kalçalı, dışkılı, memeli, İslami yaşam biçimiyle alay eden pespaye öyküsünü, Ataol Behramoğlu’nun Mozambikli şair Marcelino Dos Santos’la yaptığı söyleşi izliyor. İlahi Ata alemsin valla! Eski devrimcilik oynadığın günler aklına geldi herhal. Şimdilerde şiir günlerine, söyleşilere parayla gitsen de içindeki devrimci romantizmi böyle canlı tutmaya çalışıyorsun anlaşılan. Bak Fadime Uslu da sana özenmiş ve öyküsüne “Sançez Memet” adını vermiş. Başlığa dikkat lütfen! Sançez’le hem Güney Amerika, devrimci sosyalist çağrışım, Memet’le de (İnce Memed’i hatırlayalım) Anadolucu halkçı mücadele filan. Bir taşla iki kuş yani. Seni kurnaz seni…

Mehmet Serdar “Asansör Kapısı” adlı bir öykü vermiş dergiye ama sanki “yayınlayacaklar mı du bakiyim!” deyip vermiş. Yoksa öyküde iddialı bir derginin bu metni koyması tam bir felaket. Anlattığın o asansöre sıkışıp kalsaydın keşke?

Gizem Aras, Elif Şafak ablasına öykünüp Kürtler, gurbetçiler, siyasal mücadele gibi temleri önüne koyup bir şey yazmış. Ne desek bu metne acaba. Hah bulduk: öykümsü. Azime Güç’ün öyküsünü okumak için hem azim gerek, hem güç. Gözlerini kısıp bakmalar, ormanın çıtırtısını duymalar, yalnızlığı ile büzülmeler gırla gidiyor öyküde. Arkadaşlar! Şu Cemil Kavukçu ağabeyinizi, oturup baştan sona bir hatmedin. Lütfen!

Cevap Çapan’a şiir ithaf edersin de yayınlanmaz mı? Gökhan Demirci, “Çobanın Türküsü”. Bak sevdik seni, işi çözmüşsün. Böyle devam edersen hakkında özel sayı hazırlanması, Can’dan, YKY’den kitaplarının çıkması yakındır.

Alper Akçam Ardahan’ın medar-ı iftiharı Köy Enstitülü mücahit Dursun Akçam adına düzenlenen Kültür Sanat Günleri üzerine yazmış. Kişisel meselelerini, mücadelelerini filan anlatmış bolca. Nemize gerekse. Dursun Akçam kültür sanat adına ne yapmış onu anlat bize. Yok ki, ne anlatsın. Büyük adamdı ama. Devrimciydi.

Aile içi bir şiir kitabı tanıtımı: Melez Zamanlar, Ferruh Tunç, Sözcükler Yay. Böyle tanıtımların önünü alamazsın. Herkes yapar bunu. Doğaldır.


Hürriyet Yaşar, öyküye büyük hizmetler eden, kapanmış AdamÖykü’nün yayıncısı Memet Fuat’ın, Özcan Karabulut’un isimlerini tutkuyla anarken yıllardır yayınlanmaya devam eden Hece Öykü’nün adını anmıyor. Her zamanki gibi ideolojik bağnazlık içinde körleşmeye devam ediyorlar. Etsinler.

4 yorum:

  1. "Dindarların sağladığı özgürlüğü sana kimse sunmaz" ne demek

    YanıtlaSil
  2. evet. doğru. rakı bile akp döneminde tadını buldu.

    YanıtlaSil
  3. Çıldırıyorlar beni13 Aralık 2011 00:30

    Emeğe saygı. Geçirilen zamana saygı. Sarfedilen çabaya ve düşünceye saygı. Teşekkürler. İyiydi.

    YanıtlaSil
  4. özgürlük, demokrasi, insan hakları, düşünce hürriyeti, siyasi liberalizm ve çok seslilik isteyen ütopist insanlar doğru iran'a veya suuidi arabistan'a ya da paraları yetmiyorsa silivri'ye gitsin. zira dindarların sağladığı özgürlüğü kimse sana hediye etmez. hurraaaa!

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.