25 Kasım 2011 Cuma

Mühür 37

MÜHÜR
Sayı: 37
Kasım, Aralık 2011




















Mühür dergisini yazmak zevkli, çünkü bu dergi hakkında söylenecek çok söz var. Kül gibi, âh gibi, akşam kızıllığı gibi, dedimdi gibi, haşimi çiçeği gibi kırılgan bir editörü varsa hele…

Var var, hiç merak etmeyin. Bahsimize mevzu olan bu 37. sayının giriş yazısında yazılanları üzerimize alıyoruz. Sitemizle ilgili tepkiler ve beğeniler artarak sürecek elbette, kolay ve sıradan bir iş yapmıyoruz burada. Karşılıksız iyilik..

Mühür hakkında söylenecek çok söz var diye başladık söze, edebiyat âleminin en yapmacık dergisi, en harcıâlem metinlerini yayımlayan dergisi, aynı zamanda en pahalı dergisi Mühür! Önceki değerlendirmemizde de yazdık, 12 liraya dergi mi olur arkadaş? Hem de en kalitesiz kâğıtlara basılan bir dergi bu. Yazarlarına telif ödeyen bir dergi mi? Ne gezer... Mühür Kitaplığı diye bir de yayınevleri var ki beleş bulunmuş bir mizanpajcıya yaptırılmış tasarımıyla yürek burkuyor. Zaten yayınevinin kitaplarını satabilmek için bu derginin çıktığını düşünüyoruz. 1 süreli yayının hediyesi olarak 2 tane kitap koyuyorsun poşete 12 TL ücretle satıyorsun. Bu ülkede A yayınları, Da yayınları, Ada yayınları, Adam yayınları hiç olmamış gibi adeta. Ticari korku fiyatın sunumunda da ortaya çıkıyor. “Fiyatı” yerine “katkı payı” yazmış köylü kurnazı editörümüz.

Dünyayı Terk Edenler ile Hiç Doğmayanlar başlıklı zekâ özürlü giriş yazısı, akıllara ziyan şu cümleyle açılıyor: “Dünyamızı terk eden şairlerimizin sayısı artıyor.” Siz sahiden bir edebiyat dergisi çıkardığınızı mı sanıyorsunuz bayım?

Seyhan Erözçelik güzellemesi ile dolu bir hamaset var. Seyhan öldü, toprağı bol olsun ama gerçekten başarısız, etkisiz, kötü bir şairdi. Yeis, okunamayacak kadar kötü bir kitaptır. Şimdi öldükten sonra bu denli övülen Seyhan, yaşarken kitaplarını bastıracak yayınevi bulamıyordu. Toplu şiirleri, Kadıköy korsanının yayını olan Don Kişot Yayınları’nca basılabilmişti ancak. Şimdi bize sırnaşık mavallar okumayı bırakın. “Seyhan’ı siz öldürdünüz; evet, onun katili sizlersiniz!” diye saçmalıyor muyuz? Sizin yaptığınız tam da bu.

Yazıda Seyhan’ın ve Hulki Aktunç’un ölümleri sadece bir dolgu malzemesi olmuş. Aslında yazı, başlıktaki bağlaçtan sonrasını işaret ediyor. “Hiç Doğmayanlar” bizler oluyoruz. Yani edebiyata eleştirel bakabilenler.

Kıskanç ve kötü kalpli bazı insanların köşe başlarını tuttuğu şu edebiyat piyasasındaki kirliliklerden biri de şu klişedir: “Merkezi dergilerde metinleri yayımlanmayan geçkin kalem erbabı hiçbir şeyi beğenmez, her şeyi eleştirir.” Eleştirilen bir yazarın ya da bir derginin bu yargıya sığınması, kendisine yönelik eleştirileri kulak arkası etmesi manasını taşır. Ne diyelim; herkesin yolu açık olsun. Daha iki hafta önce Zaman gazetesine verdiği mülakatta İbrahim Tenekeci: “İnternette iki şiiri yayımlanan adam, Süleyman Çobanoğlu ile aynı masaya oturmak istiyor.” dedi. Bu sözde bir mantık kırıntısı var da biz mi göremiyoruz?

Mühür’ün editörü Mustafa Fırat, yazım ve anlatım savrukluğu dolu giriş yazısını tuhaf bağlamış. Şair burada bizlere sesleniyor ve diyor ki: “Bize neyi nasıl yapacağımız öğretmeye kalkanlara da diyecek tek sözümüz var: Onlar zavallı yaşamlarını fetişleştiredursunlar bizim için yapılacak işler çok.” Hemen sana bir şeyler daha öğretelim: “yapacağımız” biçiminde yazdığın kelime “yapacağımızı” şeklinde olacak. “kalkanlara” biçiminde yazdığın kelime “kalkışanlara” biçiminde olacak. Ayrıca bir yazarın, hele bir editörün, özellikle de bir şairin “fetişleştiredursunlar” gibi bir kelimeyi kullanması, dikkatli okurun gözünden kaçmayabilir. Ne var ki canım bu kelimede diyorsan sen bu işi kıvıramıyorsun demektir. Ki kıvıramadığını söylemek için varız. Seni rahatsız etmeye geldik. Ya “diyecek tek sözümüz var” dedikten sonra bir sürü yargıda bulunmayacaksın ya da bu işi bırakacaksın sevgili Mustafa Fırat. Kalem sana hiç yakışmıyor. Yaptığın işin hakkını ver.

Zararsız belediye şairlerinden biri olup çıktı Haydar Ergülen. Eskiden daha iyiydi şiirleri. Şiirleri kötüleştikçe vitrindeki yeri sağlamlaşır oldu. Her belediye etkinliğinde Apo, Fatih, Hasan, Haydar… “Zararsız belediye şairi”. Ne kadar yalın ve güzel bir tamlama! Bu tamlamayı Sayın Ece Ayhan, Sevgili Hilmi Yavuz için kurmuş. İyi de etmiş doğrusu. Ece iyi şairdi. Kurduğu bir tamlama akıllarda yer etmiş, teşekkür ediyoruz, bir dizesi bile akıllarda yer etmeyecek şairlere tefekkür imkânı sunuyoruz. Nerden nereye? Ne diyorduk; Haydar Ergülen bir şiir vermiş Mühür’e. Bakalım:

gövdeden ve ruhtan başka bir şey daha var sanki
insanda cam var, bazılarının kalbinde duruyor
gövde çürüyor, ruh parçalanıyor, cam yürüyor,
(…)

Şiir bu minvalde yürüyor, yürüsün gitsin. İnsan Ferdi Tayfur dinlerken bile bir haz alabiliyor. Şu tatsız metinleri ne diye yazarlar, bunu anlamayanlar olarak bir aradayız, bilemiyoruz.

Ve İhsan Deniz… İlk kitabıyla tamamen Sezai Karakoç’tu bu şairimiz. Hem de Zafer Acar gibi, Sezai Karakoç’un görece daha kötü şiirlerini taklit etmiyor, Körfez’deki sıkı ve modern şiirlerine öykünen metinler oluşturuyordu İhsan Deniz. Şimdi vecd ve istiğrak şiiri yazıyor, daha doğrusu yazamıyor. Lacivert, kuzgûnî, muazzep ruhlar dans ediyorlar şiirinde… Yine bölünmüş cümlelerle kurulu dizeler. Yine müphemlik, yine realite dışında muhayyel bir dünya… Su dipleri, yer altında sağır mağaralar, balıklar:

Muazzep bir ruh neden iyileşmez anladım derin
oyuklara kendi tozunu kazısa da. İflâh olmaz,
bildim, sağır mağaralarda ikizini arar gibi balık
dilini sayıklasa da

Elbette böyle şiirleri beğenenler, böyle şiirleri beğendiklerini düşünenler vardır. Bu metinde müphemlik nerede? Bütün kelimeleri çözüp şiire on dakika eğildik ve bulduk. Şiirin anlatıcısı (“sayıklayıcısı” mı desek?) yaşamaktan sıkılan, aile hayatı darmadağın biri. Muazzep (acılı, acı çeken) bir ruha sahip. Hem de müteazzep (acı çektiren, benmerkezcil) bir ruhu var anlatıcının. Evet, bu mini bir anlatı aslında. Bir tirad için karanlık bir sahnede, ışık huzmesi dairesinde sahnede çömmüş bir halde okunabilir. (Bkz: Türk şairinin çömmeyle imtihanı, tembelheyven.com) Eller çeneye dayanak kalınmıştır ve gözler Yeşilçam artistleri gibi titremekte, uzaklara bakmaktadır. Böylece İhsan Deniz şiirine bir nebze yaklaşabildiğimizi düşünüyoruz. Gene de bu şiirdeki müphemiyeti bulamadık. Ama durun! Bu sefer bulduk sanırım! Evet evet, ta kendisi! Olayı nihayet aydınlatabildik! Bakın şöyle olacak: Muazzep ve müteazzip bir ruha sahip olan anlatıcı, neden iyileşmediğini şiirin sonlarında anlıyor. Lakin bize anlatmaya tenezzül etmiyor. Olay budur. Bunu çözmek, çivi yazılarını çözmekten zor. Üstelik üzerinde ittifaka varılamaz bir yargı bizim ulaştığımız.

Oh be! Emel İrtem’in Yahu adlı şiir metni sahici ve yalın olması yönünden önceki manzum metinlerden epeyce ayrılıyor. Kişisel bir yakınış, varoluşa dair… Fakat bu da çok mu sıradan? Buyurun, bakalım:

Öleceğiz sarımsaklı yemekler yemeden
İğrenerek terimizden, terinizden, terlerinden
Öleceğiz rakının eyffeline gelmeden
Kirpiklerimize kırmızı rimeller sürmeden

Betül Tarıman, Aret’le Mülakatlar başlıklı nehir şiirinin 3. kısmını sunuyor bir sayfa. Şiirden:

silvan’da kılıç gibi
kışşşt der korku gider
kapı kapanır
serdal gider

Bu şiiri yayımlamak ciddi bir sorumluluk almak ister. Yani o kadar kötü, o kadar kötü ki…

Esra Elönü’nün Bitlenmiş Baş Kaldırı adlı zorlama şiirinde şehvetli bakışlara maruz kalmış kadının başkaldırısı var:

Ey tilki sağlığına içiyorum ey kedi bayılıyorum et gördüğünde samimi miyavına

Kadın şairler, bilinen sahneleri dolaylı anlattıklarında sıkı şiiri yakaladıklarını hayal ediyorlar sanırım. Birçok kadın şairde bu var. Mesela bir erkeğin başka bir kadına kapılıp eşini/sevgilisini terk etmesi vaka-yı adiyedendir, malum. Gelgelelim bu durumu kadın şair şöyle anlatır:

Başka gözlerin kuytularına sığınıp terk etti güven yüklü evini

Bu mu şiir?

Hiç de kadın karşıtı değiliz ama evet, bazı kadın şairler, bilineni alternatif bir ifadeye büründürdüklerinde şair olduklarını sanıyorlar. Mühür’de kadın şairden çok ne var? Aydan Yalçın konuşsun bakın:

kuruyacak yavaş yavaş içimdeki bataklık
yalnızlığın tek dostu ben olmayacağım artık

Zarf niyetine “yavaş yavaş” ikilemesi yerine “yavaşça” durum zarfını kullansa daha iyi olur, yedi yedilik bir hece ölçüsünü de yakalamış olurdu şairemiz. Aydan Yalçın’ın şiiri, okunur bir şiir. Yeni hece şiirlerini andırdıyor. Devam edelim:

topla gel yüzgeçlerini dokun bana sevgilim
parlayalım altın dişinde bir çingenenin

Bir başka kadın şair, Hilal Karahan Leylî’rikler adlı şiirinde(Leylî [gececil]+ lirik) klişe kalıplardan medet umuyor:

Başka gece yok sevgili,
öylece bırak, dağınık kalsın!

Gece yüktür göğsümüzde
göğümüzde taş melek

Yetsin! kafidir
geceyle yüzleşme,
inceldikçe sivrilir gerçek

Hilal Karahan’ın adını da en kötü şairler listesine ekledik. 

Celal Fedai (pardon “Celâl” biçiminde yazılıyormuş!) ile söyleşi yapılmış. Celâl Fedai, önemli bir şiir toplantısı için İran’a gitmiş. Şiraz ve Tahran’da düzenlenen Dünya Şairleri Buluşması’nda Türkiye’yi temsil eden tek şairmiş! Ne güzel! Sahnede Nâzım Hikmet’in Salkımsöğüt adlı şiirini Kürtçü müzik grubu Grup Baran bestesiyle şarkı olarak söylemiş. “Sesim güzel değildi ama yerimde hangi Türk şairi olsa bunu yapardı” diyor Sayın Fedai. Şairimizin açık sözlülüğüne şapka çıkardık ama böyle marjinal ve doğrusu orijinal bir şeyi neden her Türk şairi yapsın ki? Berna Olgaç’ın Celâl Fedai ile ilgili söyleşisi oldukça güzel. Sorulardan ziyade Fedai’nin rahat ve üslupsuz, biraz da fütursuz tavrı söyleşiyi güzelleştirmiş. Ortadoğu siyasetine dair söyledikleri var, kısa kesilmiş ama derginin sonraki sayısında Mustafa Fırat’la bu konuyu konuşacaklarının ipuçlarını vererek bitiyor söyleşi. Dünya Şairleri Buluşması konusunda bile Celâl Fedai, sözü yine günümüzün bazı şairlerine getiriyor, Türk şiir birikimi bakımından cahil oldukları konusunda onları aşağılıyor. “Neo-Klasik akım bes, baki heves” diyor.

Bu sayıda Emel Koşar, şöyle trişka bir başlıkla sayfalar dolusu boş boş konuşuyor: Hilmi Yavuz’un Şiirlerinde “Gül” İzleğinin Yerini “Erguvan”ın Alması. Şaka yapmıyoruz, başlık bu. Şimdi sevgili okuyucular, bu başlık altında neler yapılabileceğini siz düşünün. Hilmi’nin şiirlerine bakılır, nerede gül ve erguvan kelimeleri varsa çıkarılır, sonra boş boş konuşulur… Yazı da öyle olmuş zaten. Şu tanımlamaya bakın:

“Türk edebiyatını iyi tanıyan ve özellikle Divan şiirinden yararlanan Hilmi Yavuz…”

“Erguvan da tıpkı gül gibi Türk ve dünya edebiyat(lar)ında sık kullanılan bir unsurdur.” (Bu imgeler birer “unsur” mudur? Nerde editör diyeceğiz, editörün birikimi zayıf; kendi muhtâc-ı himmet Himmet Dede / Nerde kaldı gayrıya himmet ede?)

Yahu ilk mektep mecmuası mı bu? Ve acaba Hilmi Yavuz, Mustafa Fırat’ı arayıp, “teşekkürler Mustafa’cım, bi ara görüşelim.” demiş midir yine? Buzlar çözüldü mü acaba? Zira Hilmi abinin (beş vakit namazlı hizmet abisi olmuş diyorlar) Mustafa Fırat şiirine mesafeli durduğu ve bu yüzden Can Yayınları’ndan onun kitabını basmadığı biliniyor. İnsan, bir “usta”nın gölgesine sığınmayı bırakmalı. Koma Şiir adlı tuhaf ve acayip yazısında “İbrahim Tenekeci benle ve Furkan’la yürümeyi seçti” diyen Mustafa Akar, kimin kimi seçtiğini hiç mi düşünmedi? Düşünse o yazıyı yazar mıydı?

Şiir üzerine Ali Galip Yener ile Mustafa Ergin Kılıç’ın birer yazısı var. Yazıların içeriği vasat. Teknik yönden bir kusuru söyleyeyim; tıpkı Celâl Fedai söyleşisinde olduğu gibi, Kılıç’ın metninde de karakter sorunu var. Yoo, o değil, yazı karakterinden söz ediyorum. Derginin seçimi olan karakterden sonra Times karakteri ile dizilmiş bazı yerler. Belli ki sonradan eklenen yerler buralar. Zaten derginin kapağında da ay isimleri yanlış yazılmış. Mevzubahis titizlikse Mühür dergisi, lisan-ı haliyle şunu öneriyor: Benden çok şey beklemeyin birader.

Birçok kadın şairden sonra Hüseyin Akın’ın şiiri Haydar Ergülen’e ithaf edilmiş. Şiirin başlığı Eksik Şiir. Bir mektuptan söz ederek başlıyor. Şiir ile mektup birlikte anılınca artık akla Haydar abi geliyor:

Haydar abi, şimdi benim bir düğüne yetişmem lazım
Çok içli mektuplar okudum bugün, sabırlar diledim
Karşıdan karşıya geçirdim bir şairi, kısa kestim

Hakikaten şiir zeka eseri olsa gerek! Aklı başında bir adam bunları şiir diye yayımlar mı? İsmet Özel bu dizeleri görüp de mi şunu söyledi: “Yeni şairleri okuyamıyorum. Birkaç dize bile okuyamadan bırakıveriyorum!” Al bizden de o kadar!

Mustafa Fırat, Ebuzer Saray adlı bir şairle (kim bu lan?) söyleşmiş. “Adım tartışmacıya çıkmış” diyor Mustafa. İnsan ilişkilerine öncelik verip edebi konumunu buna göre belirleyenlerin “tartışma” gibi yüceler yücesi bir kelimeyi dillerine dolaması tuhaf. Söyleşi o kadar sıradan yargılarla dolu ki…

Mustafa Fırat: “Ne kadar çok şiiri olursa, o kadar çok hayatın içine dahil olmaz mı şair?”
Ebuzer Saray: “Bana parasını verip kitabevinden şiir kitabı olan bir şair söyle. Kimse kimseyi okumuyor. Niye yazılıyor anlaşılmış değil.”

Bu yılki en tuhaf söyleşi olabilir bu. Ya da 1940 sonrası Türk edebiyatının en tuhaf söyleşisi. Kimse kimsenin kitabını almıyorsa biz ne oluyoruz burada? Her ay birçok dergiyi kapımıza MOSSAD bırakmıyor, “parasını verip” alıyoruz. Söyleşi şöyle bitiyor:

Mustafa Fırat: Teşekkür ederim Ebuzer.
Ebuzer Saray: Sen de sağol Mustafa.

Bizim tepkimiz: Hahahahaha!

Dergide Ebuzer Saray’ın bir öyküsü ile bir de şiiri var. Uzun süre şiire ara vermiş bir şairmiş Sayın Saray. Yakında Mustafa Fırat’ın şiirlerini öven bir yazısı çıkacakmış Mühür’de. Kuşlardan duyduk. Sahi, ne zaman Mustafa Fırat özel sayısı yapacak Mühür? Yoksa kaçırdık mı?

Cafer Keklikçi, sayıklamalarını sürdürüyor. Bu sayıklamalarla binlerce sayfa şiir yazılabilir. Keklikçi Maraş’taki zibidilerle olan maceralarını yazmış. Bu anlatılardan bir İlyada çıkarabilir mi diye bekliyoruz yıllardır. Lal bir şiir, bakın:

ben bir kedi miyim bahara döneyim doksan derece
hadi bakalım bu derdi ölçebilir misin doksan derece
görece güzellik olmaz şiirde güzellik sabit ve semantik
optik bir masaldan ne çıkar doksan derece
bana bir bakar mısın sevgilim doksan derece
kız bana bir baksana gâvurun kızı doksan derece

Cafer’e iyi şair diyene Molla Kasım dayağı atmak lazım.

Baki Ayhan T, ilgiyle izlediğimiz Not Alınız yazılarının on üçüncüsünde Haydar Ergülen’in yeni şiirlerini “edebiyat dünyamızın ilgi çeken yönelişleri arasında” buluyor. Çok yanlış, katılmıyoruz. Lina Salamendre şiirleri nerede, şimdikiler nerede? Haydar, kötü bir şair değildir belki ama iyi bir şair kesinlikle değildir. Son şiirleri teknik açıdan kusurlu olduğu için kalabalık kelime kadrosuyla göz dolduruyor. Düzyazı cümleleriyle kuruyor şiirlerini. O da deneme tadı veriyor şiirden ziyade. Bizim ortak yargımız budur.

Yahya Kurtkaya, yüz elli sene önceki Fransız sembolist şairleri takliden bir şiir yazmış: İncir Ağacı. Sanırsın çeviri şiir. Baudelaire ya da Rimbaud. Başkası değil!

Mühür, tam 136 sayfa. Bu şişkinliğin ezici çoğunluğu yeni yetmeler… Dergiyi doldurmak için son sayfalarda dünya kadar kötü metne ev sahipliği yapıyor dergi. Bunu da “biz Türk edebiyatına yeni edipler kazandırıyoruz.” diye pazarlıyordur tüccar editörü derginin. Ne demiş Osmanlılar; besatet ve sabavet parayla değil! Olan, her sayı bizim oniki liramıza oluyor.

4 yorum:

  1. Geçenlerde Aykut Ertuğrul facebook'ta buranın linkini paylaşırken (tam olarak ne yazdığını hatırlamasam da) şuna benzer bir şey yazmıştı: "Yazdıkları doğrudur yanlıştır, tartışılır ama öyle eleştiriler var ki, Türkiye'nin herhangi bir dergisine koysan kesinlikle sırıtmaz!" Aykut Ertuğrul'a katılmamak elde değil. İki üç günde bir tıklayıp dergiler hakkında yazılanları okumaya çabalıyorum. Daha önce de belirttim. Bazı hususları aşırıya kaçmış ve sert bulsam da bu tip eleştirilere ihtiyaç var.

    Ayrıca 12 lira nedir yahu! İnsaf et insan!

    YanıtlaSil
  2. şairlerin çoğunun kitaplığındaki şiir kitapları bu tür hediye kitaplardan oluşmuyor mu zaten. bu uygulama da olmasa kimsenin yakın tarihli şiir kitabı olmayacak. bence bu yönteme devam.

    YanıtlaSil
  3. Bu metinleri isimsiz bir şekilde kim niye yazar, anlamış değilim. Amacınız kötülüğü artırmaksa dünyada yeterince kötülük var zaten. Oturun kötülediğiniz şairler kadar bir şiir bir yazı yazın, bakalım kolay mı bu işler. Biz de anlayalım. Metne adınız yazmaktan aciz, korkakça yaptığınız şeyleri kim ciddiye alır. Bu metinleri Hakan Arslanbenzer mi yazıyor acaba? Merak konusu.

    YanıtlaSil
  4. İnsanlar gerçekleri işitmeye hazır olacak ve buna katlanabilecek kadar cesur olsaydı, gerçekleri söylemek için adını gizlemeye lüzum kalmazdı. Bir yanda adın olduğu yerdeki ikiyüzlülük, öte yanda kimliğin gizlendiği yerdeki cesaret, pervasızlık ve dürüstlük. Eleştirinin küfürle püskürtüldüğü mekanda açık eleştiri nasıl var olacak? Doğruyu söylediği için yalnızlaştırılmış ve lanetlenmiş biri olmayı, 10.köye muhtar seçilmeyi hangimiz ister?

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.