29 Kasım 2011 Salı

Mostar 81

MOSTAR
Sayı: 81
Kasım 2011




















Mostar özgür düşünceden o kadar uzak ki “hür düşüncenin kalesi” olarak görülen dergi geleneğini lekeliyor dense yeridir. Özgür anayasadan bahsedip de bu derece devletçi bir yayın politikası izlemek kabul edilemez bir tutarsızlık örneği. Tarihçisinden gazetecisine kadar yazarların neredeyse tamamı geçmişi kutsamaya adamışlar kendilerini. Geçmişi yani geleneği, yani otoriteyi yani devleti.

Bilindik şeylerin tekrarından ibaret bir anayasa dosyası hazırlayıp kapağa da adalet terazisi koymuşlar. Ne buluş ama! Sayfayı çeviriyoruz çay ve tabak-çanak reklamı gülümsüyor. Dergide maşallah 3 röportaj var. Geçen ayın gazetelerinden derledikleri haberlerden başlıklar sunmuşlar her zamanki gibi. Kaddafi, Van depremi, Wall Street vs. Bu haberlerde Mostar dergisinin en ufak bir yorumu yok. Meseleye kendi bakış açılarını yansıttıkları falan da söz konusu değil. Ajanslarda nasıl geçiyorsa haberler, aynen alınıp konmuş. Sayın editör! Bu haberleri okurlar günü gününe zaten takip ediyor. Senin bunlar hakkında söyleyecek sözün yoksa sayfa doldurup canımızı sıkma!

Bugün gazetesinden Adem Yavuz Arslan’la röportaj yapılmış. Konuşma bizi hayretler içerisinde bıraktı doğrusu. Arslan, terörle mücadelede çözüm olarak savaşı adres gösteriyor. Devletin savaşırken neleri yanlış yaptığını filan anlatıyor. Bir gazetecinin savaş yanlısı bir tutum içinde olması, daha sert tedbirler alınmasını önermesi dudak uçuklatacak cinsten doğrusu. Şu cümlelere bir bakınız lütfen: Türkiye’de son 10 yıl içinde çok ciddi demokratik değişimler oldu. Ama bugün 15 yaşındaki çocuklara sorsanız, Kürtlerin nasıl işkenceye maruz kaldığını anlatırlar. Sonuç itibarıyla PKK geniş kitlelere hafıza transferi de yaptı. 15 yaşındaki çocuklara sorunca, Kürtlere yapılan işkenceleri anlatmaları, PKK’nın propaganda vasıtaları yüzünden olmuş oluyor. Yani gerçekte böyle bir şey yok, devlet pir ü pak, sütten çıkmış ak kaşık, bölge insanı ise PKK’nın çalışmaları sonucu, olmayan şeyleri anlatıyorlar demek istiyor. Yazık, bir gazeteci bu derece devletin sözcüsü, kapıkulu olmamalı. O meslek bunu kaldırmaz. A. Yavuz Arslan’ın acilen tedaviye ihtiyacı var. Tedavi için Chomsky okumaları yapmasını öneriyoruz.

Taha Kılınç, dünya kamuoyunda İran’ın planladığı düşünülen bir suikast planı üzerine yazmış. Suudilerin ve İran’ın mezhep taassubundan dem vuruyor. Suudilere göre Şiiler “sapık” olarak nitelenir ve gayr-i Müslimlerden daha tehlikeli bulunur diyor. Türkiye’de durum çok mu farklı? On kişiden dokuzuna sorsan İran konusunda bir Amerikalıdan farklı düşünmez. Sorsanız bir hocaya İran’a karşı savaşmanın vacip olduğuna dair fetva bile verebilir. O yüzden Suudiler şöyle böyle demeden önce kendi durumumuzu gözden geçirmemizde fayda var doğrusu. 

Hakan Çopur’un reytingle ilgili yazısı, Can Bilgili ile yapılan röportaj, Feridun Emecen’le Osmanlı savaş sanatı üzerine yapılan röportaj, Ali Şükrü Çoruk’un yazısı, İstanbul’un paşalarını anlatan Önder Kaya’nın yazısı, Mecelle’nin içeriğini anlatan E. Buğra Ekinci’nin yazısı, Osmanlı’da fotoğraf başlıklı yazı, tamamiyle Wikipedia tadında. Yani google’a yazın başlıkları ve ilk geleni okuyun. En ufak bir muhakeme ve mukayesenin yer almadığı, tamamıyla yığma, maddi uygarlığın ürünlerini anlatan, ansiklopedik bilgiler bütünü.
Yeni bir anayasaya olan ihtiyaç, anayasa yapımında evrensel ilkeler gibi kakara kikiri, medyanın tükettiği konular üzerine yazılar yazılmış. Güya dosya konusuymuş. Yesinler sizin dosyanızı. Hasan Aycın ağabeyimizin enfes çizgisi de olmasa dosyayı kopar at.

Ali Şükrü Çoruk’un yazısı yine derginin en kötü yazısı. Geçen sayıdaki milliyetçilik dozajı yüksek metninde Çanakkale’de 400 bin askerimizin öldüğünü söylemişti. Tabii bunu kafadan sıktığını kanıtlamıştık Erol Mütercimler’in kitabından. Bu ayki yazısına da bir bilgi hatası ile başlıyor: “Osmanlı’nın klasik dönemi olan 1826 öncesinde…” Klasik dönem, bizim bildiğimiz 1300-1600 arasıdır. Biz Halil İnalcık’ın yalancısıyız. Bu akademisyenler hep böyle özensizdir maalesef. Bilmeleri gereken üç beş şeyi bile karıştırır, yerli yerinde söyleyemezler. “Padişah Nasıl Kurban Keserdi?” diye bir yazıyı, bir akademisyenden başka kim yazar Allah aşkına? Başka hiç konu yokmuş gibi tırı vırı konularla uğraşmak ancak boş insanların işi olabilir.

“Paşalar Şehri İstanbul” yazısına ne demeli? Hem halk merkezli, kişisel özgürlüklerin genişletildiği, insanı temel alan bir anayasadan dem vuran bir sayı çıkartacaksınız hem de Osmanlı paşalarına övgü düzen, Osmanlı savaş sanatının inceliklerini anlatan, Padişahın koçun neresini yediğini didikleyen yazılarla dergiyi dolduracaksınız. Böyle ilkesizlik, böyle yayıncılık böyle bilinçsizlik olamaz. Herkes anayasa, demokrasi diyor diye “kaldırımlarda dindar otobüslerde demokrat” kesilip, bir taraftan da monarşik düzene övgüler düzerek delileri bile kendinize güldürmeyin. Sayfaya koydukları minyatür üzerine biraz düşünseler meseleyi belki kavrayabilirlerdi ama nerede o feraset. Resimde Sinan Paşa’nın önüne diz çöküp elini öpen biri var ki nasıl bir görüntü olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu resmi koyup insan hakları ve özgürlüklerden bahsetmek ancak Mostar gibi yayın politikası olmayan dergilere yakışır.  Milliyetçi muhafazakâr bir şair olan Yahya Kemal’in bile açık seçik anlatmadan kaçamadığı Osmanlı dönemi devlet adamlarının başına gelenleri, yani insan haklarının ne rezil durumda olduğunu, şairin Siyasi Hikâyeler kitabını azıcık karıştıran insaf sahibi, hemencecik görebilir.

Alper Çeker’in “Tarihte Kürt Milliyetçiliği” yazısı bolca alıntı içermesi bakımından kötü olmasına rağmen bir iddia sahibi olduğu için dikkate değer doğrusu. Padişahın koçun neresini yediğini anlatan yazarın yazısından sonra vasat bir kitap eleştirisi bile insanı memnun edebiliyor. Alıntıları çıkardığınızda dört sayfalık yazı bir sayfaya düşüyor. Yazının tezi şu: Kürt ayaklanmaları milliyetçilikten değil, vergi ve askere alınmalarla alakalı olarak ortaya çıkmıştır.

Gelelim Sinan Ceco’nun kopyala yapıştırına. Bir yazar, yazısında yararlandığı kaynaklardan alıntı yaptıysa dipnot vermeli, kendi cümleleriyle özetlediyse bu eserleri kaynakçada bir bir sıralamalıdır değil mi? Bu ilim namusu için elzem bir durumdur. Hatta hukuki sorumlulukları da vardır. Güzel kardeşim, Adnan Genç’in yayına hazırladığı, Kültür AŞ’nin bastığı kitabı karıştırmışsın belli. Peki, bunu neden bir kez olsun anmıyorsun. Sanki kişisel araştırmalarının ürünüymüş gibi sunuyorsun bütün anlattıklarını? Sağlam bir dergi editörü olsa derhal bu konuda uyarır ve gerekeni yapardı ama Mostar’da bunu yapabilecek çapta editör olduğunu zannetmiyoruz.

Gelelim Yusuf Kaplan’ın yazısına. Yusuf Kaplan’ın yazılarını sabırla okuduğumuzda çektiğimiz eziyet dolayısıyla, küçük günahlarımızın bağışlanacağını umuyoruz. Yazıya başlamadan önce sayfanın kenarına bazı kavramları yazdık: epistemoloji, ontoloji, sekülarite, hakikat, hikmet, postmodernizm, varoluşsal düzlem vs. Bu kavramların Kaplan’ın istisnasız her yazısında geçtiğini söylemiştik geçen ayki değerlendirmede. Adama haksızlık yapmayalım, deneyelim dedik. Bir kaçı dışında yine hepsi bir şekilde metinde yer aldı. Hâlbuki metin, “insan bu dünyada peygambersiz yolunu bulamaz” diye son derece sade bir ana fikre sahip. Ontolojiyle, epistemolojiyle süsleyince durum değişmiyor yani. Sonuç dağda gezen dervişle aynı: Evliyaya uğramaz ise yolun / Göçtü kervan kaldık dağlar başında  Bu konuda yani peygamberler tarihini medeniyet perspektifinden okuyan bir eser olarak Sezai Karakoç’un Yitik Cenneti’nin üstüne ne koydun? Gevezelikten başka hiçbir şey. Çok problemli bir cümleyle Kaplan’la olan çilemizi bu ay da dolduralım: Vahiy, arada peygamber olmadığı sürece, soyut olarak kalmaktan ve zamanla tahrifata uğramaktan kurtulamaz. Bunu İslam’dan önceki bütün dinlerin başına gelenlerden çok net olarak biliyoruz artık. Ne demek bu şimdi? Diğer peygamberlere gelen vahiy, peygamberler aracılığıyla ulaşmadı mı insanlara? Onlar ümmetlerine ulaştırarak vahyi somutlaştırmadılar mı? Diğer dinlerin başına gelen şey nedir? Tahrifat mı? Tahrifatla arada peygamber olmasının ne alakası var? Biz işin içinden çıkamadık. Yusuf Kaplan abimiz Fütühat-ı Medeniyye diye (buradaki metinler gibi) 5 ciltlik kitap yazacakmış diye duyduk. Çıksın bakalım...


Turan Oflazoğlu ile ilgili Yakup Öztürk’ün kıytırık yazısı, Eagleton’ın yeni çevrilen önemli bir kitabı üzerine yetersiz bir değerlendirme, Akif’in mektupları üzerine bir tanıtım yazısı ve başlığı ile içeriği arasında ilişki kuramadığımız “Biz Türk’üz Bize Bir Şey Olmaz” adlı saçma sapan bir yazı ile dergi sona eriyor. 

11 yorum:

  1. Ay Vakti'ni kapattıran mecmualar, şimdi de Mostar'ın editörünü işinden etti. Mecmualar fenomeni devam ediyor...

    YanıtlaSil
  2. Bu site zırvadan öte bir şey değil. Eleştirinin de bir namusu var. Siz hakaret etmekten başka bir şey yapmıyorsunuz. Ay Vakti parasızlıktan kapandı. Mostar editörü de tamamen kandi rızasıyla ayrıldı, işten çıkarılmadı. Dolayısıyla siz, anca bizim gibi garibanların ilgisini çekebilirsiniz. Medya patronlarının değil. Sizi anca bizim gibi zavallılar okur. Fenomen değil, sivrisinek olabilirsiniz belki...

    YanıtlaSil
  3. Sevgili fenomenler, bakın ne yazıyor şurada. :)

    http://twitter.com/#!/mostardergisi/status/132570548520747008

    http://twitter.com/#!/mostardergisi/status/132570589226479616

    YanıtlaSil
  4. Tamam işte, editörün ne kadar kötü olduğunu onlar da biliyormuş ki, mecmualar demeden gönderelim demişler.

    YanıtlaSil
  5. Adam kendisi ayrıldı diyor, okuma yazmanız varsa tabi...

    YanıtlaSil
  6. Dün Mostar'dan bir arkadaşa "Mecmualar'da hakkınızda yazılanları okudunuz mu?" diye sordum, "Evet haberimiz var, eğleniyor gençler" dedi. "E yenilir yutur şeyler yazmıyorlar, bol bol da hakaret ediyorlar" dedim. "Ergenlikte olur öyle şeyler, hoş görmek lazım" dedi. Onlar böyle düşünüyorlarsa, ben ne diyebilirim ki? Eğlenmemize bakalım...

    YanıtlaSil
  7. Ahh güzel kardeşim, keşke cehaletinizi aşağılık psikolojisiyle dile getirmeyip, hayatı boyunca üretemeyen fakat bunu kendine bile itiraf edemeyen acizliğinizi bu kadar belli etmeseydiniz.
    Öncelikle, herkes kadar güncel konulara hakim olduğunuzu ve bir orta zekalı kadar muhakeme edebildiğinizi düşünerek, güncel konulara ilişkin yorumlarınız hakkında fikir beyan etmeyeceğim.
    Ancak ilmi bi konuyla ilgili fikir beyan edebilmeniz için az da olsa bilgi sahibi olmanızı, kendinizi rezil etmemeniz açısından tavsiye ediyorum.
    Osmanlı fotoğrafçılığına dair, içerisinde en ufak bir bilgi kırıntısının bile bulunmadığı bir kitaptan "kopyala-yapıştır" yaptığımı ifade etmişsiniz. Eğer bahsettiğiniz kitabın isminin dışında bir bilgiye sahip olsaydınız kendinizi bu kadar küçük düşürmezdiniz.
    Sizin de yazıda belirttiğiniz gibi bu bilgileri kendi araştırmam gibi sunuyorsam demek ki bu gerçekten bağımsız bir araştırmanın ürünüdür. Yıldız Albümleriyle yıllar süren bir araştırmanın özeti niteliğinde olan bu yazıyla ilgili olarak oturma organıyla düşünen bir muhteremin sağlıklı fikirler üretebilmesi olası değildir. Bu nedenle sadece kendi yazımla ilgili yöneltilen eleştiriye -niteliksiz de olsa- okurlara duyduğum saygıdan ötürü cevap verme ihtiyacı hissettim.Fakat maalesef ki ülkemizde eleştirmen denen canlıya 1980'lerden beri rastlanılmıyor. Eee bu durumda da koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi diyorlar.
    Sevgili kardeşim, size bir tavsiye; madem Abdurrahman Çelebi olmaya niyetlendiniz, bari üç beş kaynak karıştırın da at iziyle it izini karıştırmayın...

    YanıtlaSil
  8. Sinan Ceco Aga'nın Kültür AŞ'den kitabı var. İstanbul'un 100 Gravürü. Yani yazıyı yazarken yararlandığı kitap miri malı. Yabancı değil.

    YanıtlaSil
  9. faruk türkoğlu10 Aralık 2011 02:11

    Çamur at izi kalsın,her yazılan doğru sanılsın devri geçti güzel kardeşim.Kendince bi türkü tutturmuşsun mutlu oluyorsan devam et ama şunu bil gerçek dergi okurları doğruyu ve yanlışı çok iyi ayırt eder.Mostar dergisi ve yazarları hakkında yaptığınız asılsız ve yakışıksız yorumlarınızdan dolayı sizi kınıyorum..

    YanıtlaSil
  10. şu memlekette edebiyat dergilerini izleyenlerin sayısı edebiyat dergilerinin sayısına eşit. bunların sayısı da bu dergilerde yazanların sayısına eşit. iyiye iyi denmesi işlevsel, kötüye kötü denmesi boşunadır. eleştiri kötüyü de iyi gibi kışkırtır. önerim sahici olana odaklanmaktır.

    YanıtlaSil
  11. bu blogdaki sözde eleştiri yazılarında anlatım bozuklukları var. insanlara ders vermeye niyetlenen biri, önce kendi dersine iyi çalışmalı. hazırladığı metni dafalarca gözden geçirmeli. tamam, diyelim ki bu dergiler sahiden de kötü, kaka, gayriciddi, yetersiz. bu durumda yapılması gereken, iyi dergilere, kitaplara yönelmek değil mi? sanki bu dergileri binlerce iyi niyetli, saf okur izliyor da, siz de onları kahramanca ikaz ediyorsunuz. vasat okur ve dergi biribirini besleyen olgulardır. ben tarhana çorbası istiyorum diyen birine zorla kaz ciğeri yediremezsiniz. okuru, yazarlarının kendisi olan yayınlarla cebelleşmenin mantığını kavramak güç.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.