27 Kasım 2011 Pazar

Mesele 59

MESELE
Sayı: 59
Kasım 2011




















Radikal sol ve Kürt siyasal hareketinin dergisi Mesele, geçen sayıda solcuların eski mücahitlerinden Mehmet Eroğlu’na eğilmişti. Bu sayıda da aynı ilgi devam ediyor. Kazığı sağlam yere çaktılar anlaşılan. Biliyorsunuz solda bedel ödeyenler, iki cop fazla yemiş bile olsalar başköşeye oturtulurlar. O anlatır, diğerleri dinler artık nesiller boyu. Bunu tabii İslamcılar bilmez. Bedel ödeme konusunda çok tecrübeleri yoktur. Her daim devletle uyum içinde olduklarından sorun yaşamamışlardır. Durun hele, hemen itirazlar yükselmesin. İslamcılar yıllarca hapishanelerde işkencelerden geçmiş, sürgünlükler yaşamış, engellenmiş aydınlarını göstersinler de özür dilemesi kolay. Adnan Menderes sayesinde geçinen, bir iki hapse girip çıkan Necip Fazıl mı bedel ödedi? İktidara bir kez olsun hesap soramamış olan, devlet ideolojisini sahiplenen, tek bir yazısı bile mevcut otorite tarafından zararlı görülmemiş Sezai Karakoç mu yoksa? Ya da işi, devleti kutsamaya kadar vardıran İsmet Özel mi? 

Mehmet Uğur’un “Çıplak Kral AKP” başlıklı sıkı bir eleştirel okuması var. AKP’nin de diğer merkez sağı temsil eden partiler gibi demokrasiyle ilişkilerinin Kemalistlerle aynı olduğunu, AKP’ye asıl sorulması gereken soruların hükümete “sağdıçlık yapan” liberaller yüzünden sorulamadığını, çünkü liberallerin her fırsatta muhalifleri devletçi-Kemalist-darbeci şeklinde hedef gösterdiklerini, demokrasi tartışmalarında yaşanan zihin bulanıklığının kimin ayrıcalıklarının devlet tarafından korunacağının bilinememesi olduğunu söylüyor. Sonrasında dış politika ve Kürt sorunu ile ilgili eleştiriler geliyor. Mehmet Uğur’un yazısında dikkat çeken şey, tek satır özeleştirinin olmaması. İnsanoğlu hata ve günahtan müstağni değildir değil mi?

Dövüş Kulübü’nün yazarı C. Palahniuk bildiğiniz gibi edepsiz bir roman yazmıştı. Türkiye’deki yayıncı ve çevirmen mahkemeye verilmiş, duruşmaya yazar da katılmıştı. Semra Topal işte o kitaptaki hikmetler üzerine bir yazı yazmış. Kitap, dişil olanın trajikliğini ironik bir dille anlatıyormuş. İyi hoş da o konu öyle haldır haldır anlatılmaz ki. Ayıp, günahtır yav.

Dergi söyleşiye boğulmuş durumda. Tam dört tane söyleşi var. Çok amatörce bir tutum. Sağlam bir dergide iki tane bile değil, bir tane söyleşi olur. Amatör dergiler ise boşluk doldurmak için bol bol söyleşi yaparlar.
Söyleşilerden ilki “zararsız belediye şairi” Haydar Ergülen’le. Ergülen söyleşi boyunca o kadar çok şiir tanımı yapıyor ki. “Yeter arkadaş yaa!” dedirtiyor insana.

Şiir, edebiyat olmayan şeydir.
Şiir dilsizliktir.
Şiir tamamlamaz, boşlukları çoğaltır.
Şiir politiktir, dönemlerinde o zamanın ruhunu, günü yansıtır.

Haydar Ergülen her ne kadar belediye şairi filan olsa da çok mütevazi ve gerçekçi bir adam. Kaçımız elli yıl sonra okunacağız ki diyor samimiyetle. Şiir işte yazıyorsun, geçiyor. Ben kendimi büyük şair kıratında görmüyorum. Bunları her şair söyleyemez. Hatta tam tersi, yüzyıllara hitap eden şiirler yazdığını düşünenlerle, bunu da şiir akşamlarında çömerek deklare edenlerle dolu piyasa. Hatta zamanında arkadaşlarına şiirleri imzasız yayınlamayı teklif ettiğini söylüyor. Bu fikrin babası Foucault’dur biliyorsunuz. Bizim site olarak da yaklaşımımız bu yönde olduğundan biliyoruz. Üstadın yolundayız yani. Bireyselliğin ve egonun tavan yaptığı çağımızda anonim bir şeyler yayınlamak biz hariç, kimsenin işine gelmez.
 
Haydar abi ömrünü sadece Nazım okuyarak hitama erdirebilirmiş. Dağlarca gibi şair de yokmuş. “Acının coğrafyası”, “kuyu metaforu”, “keder kültürü” gibi klişelerle açıklarmış şiirini. Bunlar tamam. Ama hepsinden önemlisi verdiği bir bilgi Haydar abimizin samimiyetine gölge düşürüyor. “Ben lise ders kitaplarına girdim, son sınıf kitabında Hüseyin Atlansoy’la birlikte yer aldık.” diyor. Ders kitabına girmesi bunu dile getirmesi de sorun değil. Sorun şu: Duyduğumuza göre abimizin daha üç dört gün önce belediyenin düzenlediği etkinlikte bir öğrencinin “ders kitabımızda sizin şiiriniz var” sözüne karşılık, “öyle mi ilk defa senden duyuyorum” demesidir. Eğer bu duyumumuz doğruysa Kasım’ın başında çıkan dergide haberin var da ayın sonunda haberin nasıl olmuyor Haydar abi? Bunu bize lütfen açıkla.

Mustafa Günay, Rıfat Ilgaz’ın şiiri üzerine bir yazı yazmış. Rıfat Ilgaz’ın 11 tane şiir kitabı olan müstesna bir şair olduğunu öğrenince utancımızdan girecek delik aradık. Amma velakin alıntı yapılan şiirleri görünce yavaş yavaş hicap perdesini araladık:

Yaşamak zor azizim
Sağ olsaydın eğer
Nasıl bulacaktın her gün
Sütü, taze yumurtayı, pirzolayı
Çok şükür bunlara kalmadı ihtiyacın
Biz hala öğrenemedik
Senin kadar olsun
Etsiz ekmeksiz
Parasız pulsuz yaşamayı

Alıntılar hep böyle gidiyor. Bunları görünce günümüz şairlerine karşı biraz daha müsamahalı olmamız gerektiğini düşündük genel yayın yönetmenimizle yaptığımız toplantıda.

Fransız sinemasının bir dönemki yıldız oyuncularından müntehir Jean Seberg üzerine bir çeviri var dergide. Bir yıldızın yaşamından hareketle hayatın aldatıcı yönleri üzerine tefekkür sağlayabilecek hoş bir metin.

Nilüfer Zengin’in Başbakan’ın annesinin ölümü üzerine yazdığı seviyesiz ve münasebetsiz yazısı üzerinde durulmaya bile değmez. Başbakan ve çevresindekilerin, medyanın öksüz başbakan imgesi üzerinden siyaset yapma ihtimalini araştırıyor Zengin. “Kamusal alana duygulanım üretme ve sızdırma faaliyeti”nden dem vuruyor. Başbakan’ı savunacak değiliz burada ama insanı acısıyla da bırakmıyorlar ya, pes doğrusu!

İkinci söyleşi Mehmet Eroğlu’nun Emine adlı romanı ile ilgili. Bilindiği gibi Eroğlu, değişen İslami sermayeyi konu edinerek, İslamcılarla solcuların birlikte mücadele verebilme imkânını sorguladı bu üç ciltlik nehir romanında. Söyleşi, romanda anlatılan karakterlerden birine benzeyen Gülfigar Kaya adlı bir başörtüsü mağduru ile yapılmış. Söyleşiyi yapan Berat Günçıkan galiba büyük röportajcı Asım Öz’ün rahle-i tedrisinden geçmiş. Bakın tesettürlü bayana nasıl münasebetsiz bir soru yöneltiyor:

- Biz kadınların mezarlara, vajinal bölgelerine yedi kat bez koyduktan sonra gidebileceğini öğrenmiştik, sonra kız kardeşim çıktı, bu doğru değil dedi…
- Bu konuda hiç bilgim yok. Ne desem yanlış olur.

Allah'ından bul Berat. Bu ne lan? C. Palahniuk yapmaz lan bunu. Berat Günçıkan’ın saygısızlığı ilerleyen bölümlerde devam ediyor. Gülfigar ablamızı sıkıştırıp kendi isteği doğrultusunda şeyler söyletmeye çalışıyor. AKP ile ilgili olumsuz şeyler duyamayınca benzer soruları on defa soruyor ve bir cevap:

Bu ülkenin AKP ile adil bir şekilde yönetilmesinin imkânsız olduğunu düşünüyorum. Örneğin Kürt sorununun çözümündeki tutum, Erdoğan’ın cesaretinin başka halkları yok etmeye yönelik olduğunu gösteriyor. KCK operasyonları bunu gösteriyor, her türlü muhalefeti şiddetle bastırması da…

Bu parça Gülfigar Hanım’ın önceki konuşmasıyla üslup açısından da yaklaşım açısından da çok farklı. Peki nerden gelmiş? Söyleşiyi yapan kişi ya da dergi editörü böyle şeyler duymak istediği için araya sıkıştırıvermiş sanırız. Alıntıladığımız paragraf derginin genel yaklaşımını çok güzel özetliyor zaten.

Gülfigar Kaya ile yapılan söyleşide seviye giderek, Reha Muhtar’ın ayarına düşüyor.
Şeriatla yönetilmek ister misiniz? Bir ateistle arkadaş olur musunuz? Bir solcuya âşık olur musunuz? Kendine bakmadan bir de Gülfigar ablamıza akıl veriyor. Sorunları kişi odaklı düşünmemek gerekirmiş, ortada sistem sorunu varmış. Ramazanda oruç tutmayan öğrenciler dövülüp, öldürülüyor filan diye hiç de gerçekçi olmayan ıvır zıvır şeylerle devam ediyor söyleşi.

Üçüncü söyleşi İsmail Güzelsoy’un Çıt-Yok adlı, Eyüp’te İkinci Dünya Savaşı sıralarında geçen polisiye romanı üzerine. Güzelsoy “İnsanlara şaşırma becerisini yeniden kazandırabilirsek, edebiyatın tıkandığı noktaları zorlayabiliriz” dese de cılkı çıkmış söylemlerden, yutturulmuş zokalardan besleniyor. Hala Hitlerin gaz odalarından, 6,5 milyon Yahudi kıyımından bahsediyor. Halbuki Roger Garaudy yıllar önce yasaklı kitabı İsrail, Mitler ve Terör‘de işin iç yüzünü açıklamıştı. Hitlerin gaz odalarını yaptırdığını ama kullanmaya hiç fırsatı olmadığını, bunun siyonistlerin mitlerini beslediğini, 6,5 milyon rakamının inandırıcı bulunmaması nedeniyle bizzat Yahudiler tarafından 4,5’a düşürüldüğünü bir bir anlatıyor. Dahası Avusturya’daki anıtta asılı olan tabelanın sonradan değiştirildiğini söylüyordu.

Wall Street işgali üzerine ise Volkan Arıkan yazmış. Tıpkı bizim Kadıköy’deki gibi Wall Street’te de kapitalist gücün bir gösterisi olarak boğa heykeli varmış. Üniversite öğrencilerinin yanına durup, salak salak fotoğraf çektirdikleri boğadan bahsediyoruz. Bu boğayı II. Willhelm II. Abdülhamid’e hediye etmiş. Ulu Hakan Abdülhamid Han (kuddise-i sirruh) Efendimiz de “götürün şu edep yerleri meydanda duran sığırı, gözden uzak bir yere koyun” demiş. Sonrasında sanattan anlayan çağdaş ekabir, Altıyol’a münasip görmüşler onu. Mitolojik olarak düşünürsek Alman imparatoru, “Tanrı benim” demek istemiş Ulu Hakan’a.

Dördüncü söyleşi, işçi kadınlar üzerine bir belgesel çeken Feryal Saygılıgil ve Güliz Sağlam’la yapılmış. Söyleşiler bıkıp usandırdığı için üzerinde duracak takat kalmıyor artık.

Özlem Altınok ise film festivalleri üzerine güzel bir yazı yazmış. Kaleminin ucunu güzelce sivriltip öyle oturmuş masanın başına. Tıpkı bizim gibi. Üslubunu, sözünü esirgememesini, hoyratlığını çok sevdim. “Yönetmenlerin mekân edindikleri dünyanın içinde kaybolduğu, ele aldıkları sosyal siyasi konuların altında ezildiği bir filmler bütünü var.” diyor Özlem Hanım.

Gül Yaşartürk de Nuri Bilge Ceylan sineması üzerine yazmış. Üç Maymun filmindeki ailenin “İstanbul’un oldukça dışında konumlanan hayatları”ndan bahsediyor. Bizim bildiğimiz Üç Maymun’daki aile Suriçi’nde eski bir evde oturuyordu. Artık Cankurtaran mıdır, Kocamustafapaşa mıdır bilmem ama görüntüye sık sık gelen güldür güldür banliyö treni, surlar ve denizdi. Bu da başka ihtimal bırakmıyor.

Arka kapağa Mehmet Eroğlu’nun bir fotoğrafını koyarak kitaplarını tanıtmışlar. Mesele dergisiyle ilgileniyorsanız Mehmet Eroğlu’ndan kurtulamazsınız yani. Gelecek sayı ya Mehmet Eroğlu Özel Sayısı olacak, ya da Mehmet Eroğlu’nun romanlarında bilmem neyin neyi, başlıklı bir yazı. Hazır olun!

2 yorum:

  1. Bedel ödemek için illa hapishanelere mi düşmek gerek ? Başörtüsü sorunun ne bedeller ödettiğini, ne hayallerden mahrum bıraktığını hesaba katmıyor musunuz ? Tıp 6'dan okulu bırakmak zorunda kalıp, babasına yük olmamak sebebiyle ertesi yıl evlenen Betül abladan daha ağır bedel ödeyen vardır mıdır ?

    Devlet ve İslamcılık ilişkisinde haklısınız. Buna karşıt gelen Serdengeçti, Necip Fazıl gibi örnekler olsa da istisna kalmış.

    YanıtlaSil
  2. "Bedel ödeme" lafına uyuzum. Birilerini susturmak için, eleştiriyi imkânsız kılmak için bir yöntem bu "bedel ödeme" muhabbeti. Ne zaman duysam irkilirim. Evet, bazı İslamcılar fedakârlık göstermiştir, hakikatlerine sadık kalmıştır, bazısı da ihanete varmıştır, falan. Ama geçmişteki olumluluk niye bugünkü durumu kurtarsın, nasıl kurtarabilir ya da? "Sen bunları söylüyorsun ama ne bedeller ödendi..." cümlesi var, bir de "Bedel ödemeyen adamlar konuşuyorlar" gibi bir cümle var. Bunları duyunca kaçmak lazım. Karşınızdaki bir "sekter" şoku yemiştir, dediğinizi işitmez kulağı.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.