26 Kasım 2011 Cumartesi

Kitap-lık 154

KİTAP-LIK
Sayı: 154
Kasım 2011






















Kitap-lık dergisi; Ayşe Sarısayın, Âlim Kahraman, Behçet Çelik ve Faruk Duman'ın; bu yıl otuzuncusu düzenlenen İstanbul Kitap Fuarı hakkında yazdıkları yazılar ile başlıyor. Çeşitli anıların ve gözlemlerin anlatıldığı, eski fuar ve sergilerden de bahsedilen samimi yazılar. Hemen hepsi eski fuarların daha iyi olduğunu söylüyor. Aynı zamanda kitap fuarlarındaki indirimlerin de fuarı cazip kıldığından filan bahsetmişler ki buna katılmıyoruz. Bir çok yayınevinin fuardaki fiyatları, internetteki kitap satış sitelerinden daha pahalıydı. Bu geçtiğimiz senelerde de böyleydi. Bu sene de böyle. 

İlk şiir Yücel Kayıran'a ait iki tek isimli şiir. Prof. Dr. Ahmet İnam yıllar önce, Yücel Kayıran'ın Veda şiiri ile Salvetore Quasimodo'nun Batan Işığında şiirini birlikte okuyan bir yazı yazmıştı. Bu yazıda Yücel'in şiirinde bir ızdırap olduğunu ama bu ızdırabın şiirine ne kattığını anlamak için diğer şiirlerini beklememiz gerektiğini söylemişti. Görüyoruz ki bir şey katmamış. (İlgili yazının girişinde su ile ilgili bir örnek vererek "elbette Yücel'de içer!" diyerek ünlemişti. Ünlemi zarf atmak için mi yapmıştı bilemiyoruz ama Yücel'in iki tek attığı kesin.) 12 bölümden oluşan bu şiirde kendisinden, ailesinden, acılarından bahsediyor yazar. Şiir bize Ataol Behramoğlu’nun son derece başarısız manzum metinlerini topladığı Akdeniz Günlükleri dosyasını hatırlattı. Kayıran’ın şiiri, Behramoğlu’nun şiirine akraba değildir. Bizim benzetmemizin temelinde; her iki şaire ait bu mezkûr metinlerin şiir ile günce arasında fakat günceye daha yakın durması var. "büyüdükçe kıblesi kaybolan" bir şairden de ötesini beklemiyoruz zaten.

Ahmet Hamit Yıldız'ın Müz isimli şiiri kötü bir şiir. Çünkü bu şiir hiç bir şey söylemiyor. Bu kısa şiiri okuduğunuzda -haz olarak bile- bir şey kazanmış olmuyorsunuz. "eksik saatler", "intihar yorgunu çocuklar", "üstünden kaç sonsuzluk geçmiştir" ifadeleri durumu anlatıyor sanırız. (Geçen sene yine bu dergide yayınlanan Mut isimli şiiri daha iyiydi. Hatta Ahmet Hamit Yıldız vardı Yedi İklim dergisinin 92-93 yıllarındaki sayılarında. Oradaki şiirler bunlardan da iyiydi. Bu Ahmet Hamit Yıldız aynı kişi ise vay edebiyatımızdaki gerilemeye!) 

Bünyamin K. Kırılır Korkuluk şiiri ile katılmış dergiye. Son zamanlarda daha çok yerde ürününü görür olduk sayın Bünyamin'in. Bu aralar tabiata çokça sığınıyor olmalı ki son şiirlerinde "kır"lara göndermeler fazla. Bu görünümleri desteklemekle birlikte, yeni yayımlanan şiirleri, kitabındakilerin üzerine çıktığı oranda edebiyat kazanacaktır. Yoksa romantizm, melankoli gibi hasletler rahat bir söylemle şiire girdikleri zaman belli bir süre sonra kendini tekrar etmeye başlar. Burada da öyle oluyor:

Yoksa
boğulur içimdeki alıngan ceylanım ve
sessiz
yapayalnız porsuğum
testere gibi koynumdan fışkırır
ölür

Davut Yücel'in Lambanın duvardaki alanını anlamlandıran şey sesi başlıklı bir şiiri var sırada. "şairler gelsin", "kimse anlamasın şairler bön bön" gibi şeylerden beslenen metnin şiire yanaşması çok zor zaten. Şiir deli saçması dizeleri sıralamaktan kurtulamamış ve hiç bir şey söylemiyor. Aslında şair son bölümde yaptığının hiç bir anlama gelmediğini itiraf ediyor:

Lambanın duvardaki alanını anlamlandıran şey sesi
ne anlama geliyorsa
eski sanat ortamlarını özlüyorum

Biz de özlüyoruz Davut biz de.

Mehmet Müfit'in geçen sayıda "teknik bir hata sonucu"  yarım yayımlanan Çingene Falı şiiri tam olarak tekrar yayımlanmış. (Bu teknik hataları bir türlü kabullenemiyoruz sayın editör. Maaşınızın hakkını verin kardeşim.) Şiire yıllarca ara vermiş olan Mehmet Müfit, Kitap-lık editörü Murat Yalçın sayesinde muhteşem bir dönüş yaptı şiire. Hatta yeni kitabı çıkacakmış yakında YKY’den. Çıksın bakalım. Biz geçen ay öyküye davet etmiştik sayın Müfit'i. Davetimiz halen geçerlidir. Bu sayıdaki şiir metninden bir bölüm:

bakıyorum altında oturduğum kestane ağacının
mahallenin en azılı çocuklarının oyunlarını radar gibi izleyen
en uç dalındaki en uç yaprağına:
gecenin derinliklerine kalmaz diyorum bu yaprak
hafif sarhoş bir esintinin kurbanı olarak yere düşer
ve biter hayatı..

Ne kadar sıradan sözler değil mi? Şimdi Mehmet Müfit’in 1984’te Tuğrul Tanyol ve Metin Celâl ile birlikte yayına hazırladığı ve bu yüzden şiirlerini en başa koyduğu Poetika dergisinin ilk sayısındaki şiirinden bir bölüm sunalım:

cam
yanına, cam yanına
oturmuşum cam yanına

cam yorgun

parmak kaldırmışım çaycıya
(…)

dilim
mayhoş, elma mayhoş değil dilim mayhoş
ve yaprakların
akasya ağacı.

Şimdi bu kötü şair, berbat bir editör yüzünden yeniden edebiyat piyasasına dalıyor. Murat Yalçın yaşlılara yer çok diyerek onların övgüsüne mazhar olmayı mı amaçlıyor? Hadi niyet okumayalım; Murat Yalçın neyi hedefliyor? Şiirde rüştünü ispat edememiş, zarını atıp tutturamamış Mehmet Müfit’in, Kenan Harun’un müzelik şiirlerini, zamanın sıkıca sarmaladığı mumya bezlerinden sıyırarak ne yapmaya çabalıyor?

Devamında ressam şairimiz Komet'in 3 şiiri var. Şiirler vasat şiirler. 70 yaşını geçmiş birine diyecek bir şeyimiz de yok zaten. 

1948 Kıbrıs doğumlu olan Niki Marangou'dan 5 şiir çevirisi var.

Tomris Uyar'ın kitaplarına girmemiş ve 1965 yılında Yapraklar dergisinde yayınlanmış bir öyküsü yer alıyor. (Tomris Uyar'ın ilk öykü dosyası yayın evinde yangın çıkması sonucu yok olmuş. O dosyadan geriye sadece Varlık dergisinde yayınlanan Kristen öyküsü geriye kalmış. Yabancı Ölüler adlı bu öyküyü Tomris hanım da atlamış.) Güzel bir öykü.

Pelin Buzluk’un öyküsünde Maraş’a ve çocukluğa bir dönüş var. Öykünün sisli ve biraz masalsı bir evrene sahip olduğunu söyleyebiliriz. Fakat masalların tümünde ilgi uyandırıcı birtakım öğeler bulunur. Buzluk’un öyküsünde bu anlamda bir çekicilik yok. Yeri gelmişken birkaç ayrıntıyı anmakta yarar var: Bir tür uyuşturucu olan Maraş otu dil altına konmaz, dudakla diş eti arasına yerleştirilir. Ayrıca Maraş’ta İbrahim’e “İbram” denmez, “İrbaham” denir. Her şeye rağmen başarılı ve kendini okutan bir öykü: Ama dövmüyorduk. Dövüşmediğimizden belki, kardeş de olamıyorduk.

İsmail Pelit'in çerçevenin içindeki gösterilmeyen resim metni öykü biçimiyle yazılmış-sıralanmış basit bir anlatı. Bir adamın intiharını anlatıyor yazar ama çok basit ve sıradan cümlelerle. Okunmaya değmez. Bu kurgu artık kullanıla kullanıla gerçekten eskidi. faturaların ödenmesine önem verirdi. şunu yaptı. bunu buraya koydu. vazgeçti geri aldı. şişeyi ağzına boşalttı. bir daha görmeyecekti. niye? çünkü öldü... küçük harflerle sıralanmış bir sürü cümle okuyorsunuz ve sonunda anlıyorsunuz ki aslında bu yazar hiçbir şey söylemiyor sadece kendini tatmin ediyor. Bunu ne hakediyoruz ne kabul ediyoruz.

Deniz Kıral Parkta Bir Yazar Bozuntusu isimli öyküsünde bazı girişimlerde bulunuyor ama başarısız oluyor. Cümlelerin üstünü çiziyor. Cümle sonlarında kendine seslenerek araya giriyor vs. Dört koca sayfaya yazık ediyor. Bunu kendisi de öykünün içinde defalarca itiraf ediyor zaten. Yazık.

Kerem Aslan, Almanya'da üniversite kütüphanesinde, (1921 yılında latin harfleri ile basılmış) Sürgün Hâtıratı isimli bir kitap bulmuş. Bu kitaptan bahseden bir yazı yazmış. Kitabın yazarı Mesut Kerim. Yazıda kitaptan uzunca bir bölüm de var..

Türker Ayyıldız'ın İs Mürekkebi öyküsü merak uyandıran bir öykü. Öykü kahramanı/yazarı Müslüman bir duyarlıkla hareket etmeye çalışıyor. Mesela öykü namazla başlıyor. Namazda iken saate bakıyor göz ucuyla, yatsıdan önce akşam namazının kazasını kılıyor filan. Öykü hiç kasmadan, yormadan, yorulmadan ilerliyor.

Feridun Andaç, Samim Kocagöz'ün arşivinden ve buradan çıkan mektupların akıbeti ile ilgili bir yazı yazmış. Yayıncıların, bu ya da benzeri mektuplara olan ilgisizliğinden yakınıyor ve merak bile etmediler diyor. Samim Karagöz'ün en çok da Salâh Birsel ve Necati Cumalı ile yazıştığını öğreniyoruz. Dergide Necati Cumalı'nın Samim Karagöz'e yazdığı bir mektup da neşredilmiş.

İzzet Göldeli Vietnam Günlüğü'nü, Ahmet Sait Akçay Cape Town Günceleri'ni kaleme almışlar.

Mustafa Ziyalan Ne korkular, ne filmler yazısında korkulardan, korkularından ve korku filmlerinden bahsediyor.

Sevgi Ünal'ın Bodrum'un Mazı köyünde tuttuğu anlaşılan günlükleri var. Sürekli yağmurun yağdığı günlükler diğer iki günlüğe nazaran çok basit. 

Babil Kulesi bölümünde Demir Özlü, yaşlandıkça çılgınlaşıyor! Bu sayıda bir Don Kişot açılımı /atılımı yapmış; Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağırışı adlı romanını gün yüzüne çıkaran adam olmayı hedeflemiş. İlgili romanı Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ıyla, Oğuz Atay romanlarıyla bir tutan Don Kişot’a giriş yazısında destek veren, dergi editörü Murat Yalçın olmuş. Yaşlı yazarlarla anılmaktan özel bir haz alıyor olsa gerek sayın Yalçın.

Serdar Rifat Kırkoğlu, Julian Barnes'in Korkulacak Bir Şey Yok kitabını esas alarak ölümden bahsediyor. Yazarın ölüme bakışını, işleyişini, gözlemlerini detaylı bir şekilde inceliyor. Emek edilmiş bir yazı.

Hakan İsmail Şiriner; Edip Cansever'in Ben Ruhi Bey Nasılım? şiirini "Varlığın Trajik Görüntüsü"nden bakarak incelemeye almış. Yazıldığından bu yana bu şiir üzerine kaleme alınan şerhleri toplasanız tuhfetu’l-tuhfe birkaç cilde tekabül eder mi eder. Oysa Cansever, bu şiiri üç günde yazdığını söylemiştir. Evet, üç günde yazılan bu metni üç on yıldır birçok gölge kalem çoğaltıyor da çoğaltıyor. Şairin bir saatte yazdığı Masa da Masaymış Ha şiirini de…

2 yorum:

  1. hmm( bünyamin k.)

    YanıtlaSil
  2. Eleştirmek başka bir şey senin yaptığın sadece öfke kusmak.
    İnsanlar seni okumak için vaktini ayırıyor,
    emeğe yazık. Sadede gel, bu dergiler senin yazdıklarını yayınlamadı mı?

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.