30 Kasım 2011 Çarşamba

Karagöz 17

KARAGÖZ
Sayı: 17
Ekim, Kasım, Aralık 2011





















Karagöz Ölüm Salgını başlıklı giriş yazısı ile başlıyor geç çıkan (ya da kitapçılara geç gelen) 17. sayısına. Karagöz genelde geç çıkıyor zaten. Dağıtım problemi de var. Ara ki bulasın. 


Pasaj dergisinde Laurent Mignon'un "kanon" hakkında yazdığı "Bir Varmış, Bir Yokmuş..." (Pasaj Dergisi, Sayı: 6) başlıklı yazısına gönderme yapılıyor: "Çeşitli dergilerde işlenme biçimini göz önüne alarak diyebiliriz ki kanon kelimesinin Türk edebiyatındaki varlığı, akademinin yürürlüğe sokmaya çalıştığı şeklin sınırları içinde donakalmış. Büyük ölçüde Anglosakson kanon anlayışı aktarılmış. Kanon var mıymış, yok muymuş? Bir varmış, bir yokmuş?" Neyse okuyup göreceğiz.

Enes Özel'in Park Matematiği şiiri ilk şiir ve şöyle başlıyor:

Her şeyi olmaktı
En uygununu içmeye ve çömelmiş
Gerekli şekilleri bulmanın kıvancıyla
Gövdesini ve baltasını tabak tabak yerleştiren
Bir karpuzu kesip top yapan
Gezdiren aralarında sanki insan
Kurumuş gibi kup
Her köşe başında

Öncelikle belirtelim ki şairin okuyucuyu bu kadar yormasına hakkı yok. Dolayısıyla kendisini kasmasına ve yormasına da gerek yok. Mesela kup derken kupkuru mu demek istiyor? “Bun” kelimesini kullanıyor ki bu ay kotasını doldurdu bu kelime. Halbuki Osman abisini dinlese ve demek istediğini "tak tak tak" dese şiiri iyi olacak, bu haliyle kötü.

Yavuz Altınışık Uzlaşmalı Kamuflaj şiiriyle denemeler yapıyor. Harflerin puntolarıyla, biçimleriyle oynayarak görsellik katıyor. Bu oyunları Can Yücel otuz sene evvel yapıyordu. Bunları acilen bırakıp şiire geri dönmesini tavsiye ediyoruz. Yoksa bunlarla uğraşacağım diye "ara sıra şık ölmenin biçimsiz modasına" gibi bööö dedirten dizeler kurmaya devam eder. Kelimenin gücüne güvenmeyenler...

Emre Öztürk'ün Sürüncemede şiiri şöyle başlıyor:

serpilerek bir berberin avuç içi sıkıntısını kriptoya
jaluzi perdelerin arasından tutmuş akrobata

Yani, Emre bu şiirde saçmalamış diyeceğiz, öyle bir bütünlük bile yok! Saçmalayamamış bile. Sen ne diyorsun sorusunun cevabını bulamayacağımız kelimeler bütünü. Ha bir de sayın Emre; "jaluzi perdelerin arasından" değil "jaluzilerin arasından" tuttur akrobata.

Musab Kırca Profesyonel Tahribat şiiriyle en azından bir şeyler söylüyor. "Acımık" gibi kötü bir kelimeyle başlasa da şiir, güzel bitiyor:

Suçun çoğullaşmasıyla gelir meşruiyet
Oyunu hiç yoktan kaybederiz
Sonra çocuk da ölür
Mobeselerden uzakta

İdris Ekinci'nin De Kurtul şiiri boş bir şiir. Hiç bir şey söylemiyor. Derdin yoksa yorganı çek filmini kendin seyret kardeşim. Son dizede geçen "nedameli" kelimesi "netameli" mi olacak? Dizgi hatasına benzemiyor pek.

Özgür Ballı'nın Çok şiiri, "babam çok adamdı annem çokomel" diye başlıyor. Şairemiz Esra Elönü'yü hatırlattı nedense. "çok sevmek bu zamanda öyle yalandan işte" diyerek bitiyor. Hızlı okunan heyecanlı şiirlerde ya da kendisini hızlı okutmaya zorlayan şiirlerde boşluğa düşme riski vardır. Çünkü dizelerdeki anlam, hızın/heyecanın arkasında kalırsa şiirdeki bütünsel anlamı yakalayamazsın. Yani okuyucu, şiir bittiğinde "Eee ulan burası neresi? Biz Didem'in mezarlığına gitmeyecek miydik?" derse o mezarlığı arar bulur ve bu şiiri gömer.

Yunus Emre Altıntaş'ın Biraz Bahar Anne Biraz Devrim Ortadoğuda şiiri, başlığından anlaşılacağı üzere bayat. Bayat ama iyi de olabilir ama bu şiir iyi de değil. "ah be yarim gönlüm ortadoğu", "bahar gelmiş diyorlar doğru mu anne" gibi klişeler var. Bu söylemler tükendi artık. Eğer siyasi/politik şiir yazıyorsan, bu şiiri tüketenlerin/ söyleyenlerin üzerinde bir şeyler söylemen gerekiyor. Yeni şeyler aramak lazım.

Erman Akçay Yeni Şiir yazmış. Bir “gerçeklik” olarak ele alırsak, yazılanların yalan olduğunu düşünürüz ya da düşünmek isteriz. Eğer doğruysa durum daha vahim zaten:

Soydum yaraların kabuklarını,
baktım içine, merak ettim ne çıkacak diye:

Boşluk

Astım kendimi tavana, sarkıttım bacaklarımı aşağı
merak ettim ne göreceğim:

Hiçlik

Sonra hepsini bırakıp, sarıldım kaleme
yazdım bu şiiri

Kutsama.

Neyse doğru ya da değil önemli değil diyelim ama biz Erman'a kısa kısa öykü denilen şeyi öneriyoruz. Mesela son zamanlarda Hayriye Ünal'ın öykülerini görür olduk. Sanırız düşündüğü şeyi en iyi öyküyle söyleyebileceğini, şiirin biçim olarak söylemine hizmet edemeyeceğini düşünüyor. Erman da düşünmeli bunu.

Bülent Ata'nın Susan Adam şiiri acele edilmiş bir şiir:

yaz görkemli bir kış olup
çöktü üzerimize
gitmek için çok yer vardı
ama yoktu yorgun yüzlerde
serin bir cam kenarı
yaslanıp mırıldanacak kadar

Yaz, görkemli bir kış olup çöktü, dememeli Bülent Ata. Kış görkemli olur mu, görkemli bir şey çöker mi? gibi soruları sormak zorunda kalırız. Şunun için: Kelimelerin olumluluk/olumsuzluk çağrışımları şiirin tadını kaçırıyor.

Osman Özbahçe'nin Aura şiiri gereksiz uzun olmasına rağmen başarılı bir şiir. Bazı dizeleri sildiğimizde, şiirden hiçbir şeyin eksilmeyeceğini gördüğümüz için böyle söylüyoruz. Özbahçe küçük kelime oyunlarını seviyor. Şiirde geçen ve 3. şahısları işaret eden “hepsi”, “hiçbiri” gibi belgisiz zamirler “epsi”, “içbiri” şeklinde yazılmış. Fakat bu bütün şiirde böyle değil. Bazı dizelerde böyle bazılarında değil. Bir “eksiklik” var ama şiirde mi 3.şahıslarda mı, size kalmış. Belki de “Arzu” böyle istiyor... (Anadolu çocuğu, Trakyalı olmak mı istiyor yoksa?) Özbahçe'den iki güzel dize:

Özün başına kurdum ben şiiri
Onun için inilerim

Ücra dergisinin editörlerinden Bülent Keçeli'nin 44'ün Kaynağı isimli şiiri var sırada. Karagöz dergisindeki genel problem bu şiirde de var. Şiiri okuyorsunuz, tamam eyvallah da diyorsunuz, zaman zaman anlamsız/artistik şeyleri de görmezden geliyorsunuz ama “Ne diyon bilader” sorusunu da sormadan edemiyorsunuz.

İşte bu ayki dergilerde bu soruyu sormadığımız ender şiirlerden Ahmet Murat'ın Çıkış Kapısı şiiri. Çalışılmış bir şiir. Ahmet Murat da dergilere göre şiirlerini ayırıyor sanırız. Bu şiiri okuyunuz.

Gelelim Kanonsuzlar dosyasına. Karagöz’ün Kanonsuzlar dosyasının editörlüğünü üstlenen Hayriye Ünal ekibi iyi çalıştırmış. Keşke Özbahçe'nin de "kanon" hakkındaki düşüncelerini görebilseydik dergide. Hayriye Hanım “Türk Şairinin Alın Yazısı”“Kabileden Uzakta, Unutuştan Mahrum” diye tanımlamış. Trajik görünüyor.

6 maddelik yazının ilk maddesi: “1. Metnin İçsel Gücü ve Metinlerin Bağlamı Arasındaki Gerilim”. Maddenin özünü ve doğrultusunu belirleyen kaynakların hepsi ecnebî: Nietzsche, Goethe, Arendt… Şiirsel yaratış ânının hayvaniliğinden tutun, geçmiş’in “yeterince güçlü olmayan şairi hadım eden” oluşuna kadar bir yığın yargı. Bunları okurken, Aliya İzzetbegoviç’in sanata bakışını hatırlamaya çalıştık. Doğu ve Batı Arasında İslâm’da dile getirilen ve “sanat”ı “din” ile “ahlâk”ın yanına koyan bakışını.

“2. Metnin Dokunulmazlığı, Metne Müdahale” epeyce öğretici. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanının neden ve nasıl kuşa çevrildiğini Ahmet Özalp’ın himmetiyle öğrenmiş idik. Hayriye Ünal, hadiseyi bir de “kanon” açısından değerlendirmiş, iyi etmiş. “Vandalizm”e “gerekçeli” de olsa hayır! diyoruz biz de.

“3. Kültürel Kimliğin Belirleyiciliği, Dışarıdakiler” bölümü de, yakın geçmişimizde rejimin inşa etmeyi hedeflediği “ulusal kimlik” adına “dışarıda” bırakılanlara dikkatimizi çekiyor.

“4. Devam Edebilmek İçin / Ulusal Edebiyat Kurgusu” Fransız ve İngiliz uluslaşma süreçleriyle bizimki arasında bağlantılar kurarak ilerleyen bölümü okurken de edebiyatın konumuna ilişkin yargıların tartışmaya açık olduğunu hissettik. Meselâ, “dinin yerini peyderpey (Ünal’ın yazısında: peyder pey) sanat ve edebiyatın alabilmesi” bize yine “İzzetbegoviç’e bir baksak!” dedirtti.

“5. Kanon Bağlamında Edebiyatımızın Özerkleşmesine Mani Olgular / Sorunlar - 5a. Boşluk İçermeyen Bir Dünya, İcadına Gerek Duyulmayan Edebiyat” bölümünü okurken, ülkemizde İslâm kaynaklı kimi gerçeklik ve yaşantıların “maneviyat alanının edebiyata kaptırılmaması”nın nedeni olarak zikredildiğine şaştık. Edebiyatın dine ve hatta dünya görüşüne göre “ikincil” olmasından şikâyetçi görünüyor Hayriye Hanım. Tuhaf! Din ve edebiyat arasında “rekabet” mi var? Dayanışma olamaz mı? Ayrıca, Dante ile Milton Avrupa’da “evliya” katına çıkarıldı diye bizde de kimi şairlerin öyle olması şart mıdır? Yazarın “mitleşme” ve “kültleşme” çevresindeki gözlem ve değerlendirmeleri, edebiyat sosyolojisi bakımından önemli tespitler içeriyor.

“5b. Ulusal Alegori” bölümü Jameson’un Üçüncü Dünya romanlarına ilişkin yargısından hareketle şekillenmiş. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ından özenle seçilmiş alıntılar, “Harcına Türklüğün katıldığı kültürel kimliğin oluşumu”na ve “ulusal alegori”ye tanıklık ediyor.

Yazının son bölümü “6. Toplumsal Bir Ürün Olmak Ne Kadar Minimize Edilebilir?” Sanatsal yaratıma, sanatçının durumuna ilişkin bir yığın soru. Bir sanatçı için bu soru, vazgeçil-e-mez bir soru mudur? Hayriye Ünal’a göre, öyle! Bu soru ve ondan üreyen öteki sorular için “ipucu”, Hannah Arendt’in İnsanlık Durumu adlı eserinin 261. sayfasından yapılan uzunca bir alıntıda “saklı” imiş. “Özerk” sanatçı olmayı dert edinenlere önerilir. “Ben bağlıyım” diyenler ise…

Kanon Olarak Kaybolmanın Estetiği’ni Serkan Işın kaleme almış. Dosya yazarlarının sıkça andığı Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’nden “Batı Kanonu’nun oluşmasında 6 revizyon kategorisi” sayılmış ilkin. Sonra bir çeşit özetleme ve örnekleme. Sonra da bizdeki durum. Resmî Hümanizm’in Yunan Latin düşkünlüğünü sergileyen Serkan Işın, “Yunan’ı ‘denize döken’ millî mücadele, Yunan Klâsiklerine sevdalı bir şarkı terennüm eder (Bu eleştiri Ömer Seyfettin tarafından dile getirilmiştir).” demiş. Anakronizm mi? Bir yanlış anlama mı var? Ömer Seyfettin 1920’de öldü. Yunan’ın denize döküldüğünü görmedi yani. Ayrıca, Ömer Seyfettin’in Homeros’tan İlyada’yı –Fransızcasından tabii- tercüme ettiğini biliyoruz. Serkan Işın’ın yazısından akıl-mantık-bilim-gerçek saygısı gibi değerleri dumura uğratacak harika bir alıntı yapmaktan kendimizi alamıyoruz: “Güneş öldükten sonra teorisi mi kalır?” (İbrahim Necmi Dilmen) Atatürk’ün ölümünden sonra Güneş Dil Teorisi ile ilgili dersleri neden kaldırdığına dair öğrencilerine verdiği cevap.” Keşke Serkan Işın, bu “dudak uçuklatan bilgi”nin kaynağını da belirtseydi! Işın’ın yazısında Tanpınar’dan yapılan alıntıda da, ilgili beyit hakkında Tanpınar'ın söylediği "şüphesiz ki şiirimizde, hattâ bütün edebiyatımızda aşk üzerine söylenmiş sözlerin en orijinalidir." cümlesini alıntılamadığı için "çünkü bu artık" diye başlayan cümleyi "burada" diyerek başlatmış ve cümle problemli olmuş. Keşke alıntıyı tırnak içinde verseydi, sayfa numarasını verseydi, metnin orijinalindeki şapkaları alıntıya da koysaydı, keşke özen gösterseydi.

Hakan Şarkdemir’in Anti-Kanon’u dürüst bir iç dökme, hattâ iç hesaplaşma. “bir söz sanatı olarak şiirin sonu” başlıklı ve “şiir göğümüzün haritası” diyebileceğimiz çalışma da çok ilginç ve üzerinde durulmayı, tartışmayı hak ediyor. Meselâ, burada bağımsız bağlantısız görünen, kümeleşmeye girmemiş iki şair var: Fazıl Hüsnü, Behçet Necatigil. Oysa “Devletin Seçkisi: Müfredat” başlıklı yazısında Evren Kuçlu, Behçet Necatigil’i “edebi kalitesi herhangi bir yer işgal edemeyecek” ve “saygınlığını devletin (müfredatın) kalın ensesine borçlu” “birçok edebiyatçı”ya örnek diye göstermiş. Ne diyelim? Hakan Şarkdemir ile Evren Kuçlu, “Behçet Necatigil’in şiiri” konulu bir söyleşi yapsalar ne iyi olur! Bunu bütün samimiyetimizle istirham ediyoruz!

Evren Kuçlu’nun yukarıda sözünü ettiğimiz yazısı, kemalist millî devletin edebiyat müfredatını belirleyen ilk örnekleri hatırlatması bakımından bilgilendirici bir çalışma. Ancak müfredatın gücünü ve etkisini epey abartmış Sayın Kuçlu. Müfredat iddia ettiği kadar güçlü ve etkili olsaydı, Evren Kuçlu böyle bir eleştiri yazacak donanıma ve kıvama erebilir miydi? Haksız mıyız?

Enes Özel’in Kanon ve Sınırdaki Şiir başlıklı yazısı da Bloom’dan hareketle kotarılmış. Deleuze, Barthes, Eaglton, vb. Bütün kaynaklar ecnebî. Enes Özel’in bir şair olarak burada andığı soru-n-ları dert edinip edinmediğini samimi olarak merak ediyoruz! (Dert etmemesini, dert edinmemesini de ayrıca dileriz!)

Derya Önder, antolojiler ve yıllıklar üzerinde durmuş. Önder'e göre, kanon, antoloji, yıllık çalışmalarının “sakıncalı tarafları” “kısmi yararların üstünde”. Olabilir. Bizce bir beis yok. 2012 eşiğinde “yıllık” basmaya hazırlananlara duyurulur! Küçük bir uyarı: Derya Önder’in “keyfiyet” kelimesini “keyfilik” yerine kullanması hiç hoş olmamış. Bir de "kamuflaj edebilme" demiş; ya "kamufle edebilme" diyeceğiz ya da sadece "kamuflaj".

Selçuk Orhan’ın yazısı: Kısır Edebiyatın Eleştirisi. İkinci paragrafta “Edebiyata teknik ve kuramsal anlamda bakış açımızı büyük ölçüde Batı uygarlığıyla ilişkimiz üstünden kurmaya alışmışız.” cümlesini okurken, “Ne “büyük ölçüde”si kardeşim, “tamamen, tamamen, ölçüsüz bir tamamiyetle”!” diye bağırasımız geldi. Nitekim, yazar da, paragrafın sonunda: “Batı kültüründen taşınan her terim, Türk edebiyatının varlığını sorgulamak üzere insafsız bir ölçüde dönüşüyor.” demekten kendini alamamış. “Evrensellik, küresellik!” desek mi, demesek mi? Desek mi, demesek mi?..

Aaa, Selçuk Orhan, nereye varmış, bakar mısınız? “Galiba bütün bu toplamın içinden bize ‘kanon’ dayanağı olarak tek bir ölçü kalıyor: Batı. Kültürel bağımsızlığımız ekonomik bağımsızlığımızdan daha güçlü değil; aynı cari açığı edebiyatta da veriyoruz.” Sahi mi? Öyleyse durum çok vahim arkadaşlar!

Dosyanın son yazısı: “Kanuna Karşı Gelenler”. Rafet Arslan, hayli karamsar hükümlere –hem de dünya ölçeğinde- varmış: “… akademi, süreç içinde küresel sermaye-güç-bilgi tekelinin hâkimiyetine gir”miş meselâ. Bize sorarsanız, Oxford’un Seyfulislam Kaddafi’yi öğrenciliğe kabulü trajikomik ve utanç verici bir istisnadır! (Akademya hakkında çok mu iyimseriz yoksa?) Rafet Arslan, yazısında postmodernizmi “düşünce çağılı” saymış. Dilimizin bu yeni sözcüğe –çağıl- ihtiyacı var mıydı? “Foucaultçu” sözündeki “ç”ye de takıldık: “Fukocu” diye seslendirmek gerekmez mi? Rafet Arslan’ın 7 maddelik yazısının 6. maddesi, “bizde kanon”a ayrılmış. Tartışmaya açık ve epeyce ilginç belirlemeleri, hattâ tezleri var yazarın: Toplumcu Gerçekçilik, bizde hep “gizil iktidar”dı gibi, Enis Batur ve İsmet Özel’i “iktidar ilan etmek ve yaratılan simgesel hayaletlerini yıkıp, yerine gerçeklik düzleminde iktidar yaratmak” gibi… 7. ve son maddeyi zatına mahsus bir ütopyaya ayırmış yazarımız: “Şiir sadece poetik form olarak değil, bir yaşam olarak da kanunun karşısına dikildiğinde; işte o zaman gerçekten özgür, iktidarsız ve merkezsiz; ‘saf’ bir şiire ulaşma menzilindeyiz demektir.” Fakat bu “menzil” pek erişilir görünmüyor olmalı ki, son cümlede vaad edilen sadece “düşlemek”: “İşte o zaman, tekinsiz’de kendimizi evimizde hissedeceğiz; oyuncu ve yıkıcı bir şiir-yaşamı artık düşleyebileceğiz.” Bu yıkıcılık hevesini az çok anlıyoruz ama yine de “oyuncu”luk ile “yapıcılık”ın izdivacını özlemekten kendimizi alamıyoruz ve “Hayırlı yolculuklar!” demek bir türlü içimizden gelmiyor. Çünkü bir yerlerden bir ses işitir gibiyiz:

“Hey Emre'm Yunus bîçâre!”

Derginin sonunda Vural Kaya'nın ve Berşân M. Durmuş'un Kaltafendi başlıklı metinleri bulunuyor. Giriş yazısında Vural'ın metnine şiir, Berşân'ın metnine öykü denmiş. Eski edebiyatımızda nazirecilik yaygındır. Nazire yazma bazen tehzil şeklinde de olur. Müşterek yazılmış şiirlere de rastlanır. Ayrıca, terbi, tahmis, tesdis, tazmin, taştir gibi şekillerle bir şair, sevdiği bir şiiri yeniden üretip çoğaltır. Vural Kaya ile Berşân M. Durmuş'un yaptıkları iş ise, bunların hiçbirine benzemeyen bir iş. Kaltafendi ortak başlığını taşıyan metinlerin birbirine baktığı kesin de, meselâ tekrarlanan ifadelerin kime ait olduğunu çıkarmak bir mesele. Metinlerin sonuna bir de "tiner-çekim senaryosu" eklenmiş. İlginç bir deney olduğu sugötürmez. Amma velâkin tiner yerine tesbih veya hu çekilse daha iyi olmaz mı? Aynı sesi işitmeye devam Hacıcavcav!

3 yorum:

  1. Çıldırıyorlar beni9 Aralık 2011 05:26

    Emeğe saygı, zamana saygı. İyi yakalamışsınız. Şiirden ve edebiyattan anladığınız çok belli. Beklentinizi tahmin edebiliyorum. hep yazın bizde okuyalım.

    YanıtlaSil
  2. karagöz size ağır gelmiş :)) yolcu, ay vakti, bir nokta, fayrap tarafından devam edin derim. zira karizma gidecek gibi.

    YanıtlaSil
  3. karagöz-aşkar camiasından olduğun iyice sırıtmış bu yazıda. neden bu kadar yoruyorsun ki kendini. ağababalarına bak. şarkocan da memur oldu sonunda, osmancık hep memurdu zaten. devletin sobası, devletin sopası. bugün var yarın yoksun. memur sıkılganlığı mıdır? belli ki.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.