23 Kasım 2011 Çarşamba

İtibar 2

İTİBAR
Sayı: 2
Kasım 2011




















Edebiyatımızın itibarını kurtarmak amacıyla kurulmuş multi-iddialı dergimiz İtibar’ın ikinci sayısına gelmiş bulunuyoruz. İlk sayısı ciddi merak uyandırmış, gazete bayilerinden ısrarla İtibar isteyen okuyucular sayesinde ikinci baskısı yapılmıştı dergimizin. Derginin kapağını açtığımızda gördüğümüz inşaat reklamıyla ev almak isteyen edebiyatseverlere bir hizmet yaptıklarını düşünüyoruz. Saray üslubuyla yazılmış giriş yazısında Rasim Bey, Fatma hanım hitapları çok hoşumuza gitti. Hemen pijamalarımızı çıkarıp fraklarımızı giydik öyle devam ettik dergimizi okumaya.

Süleyman Çobanoğlu şiiriyle başlıyor İtibar’daki şiir serüvenimiz. Günümüzde hece ölçüsü ile yazıp yadırganmayan tek şair belki de Çobanoğlu. Yazdıkları eski şiir olarak adlandıramayacağımız orijinallikte, ancak uzun süredir hatta yıllardır diyebileceğimiz bir periyotta değişmeden yazdığı için olsa gerek Süleyman abi bazı absürtlüklere başvurmuş. Kafiyeli şiirin en büyük handikapı, kafiyeyi uydurmak için çeşitli anlamsızlıklara başvurmaktır. Geleneksel şiirden beri bu böyledir, hece şiirinin en zayıf noktası kafiyenin ta kendisidir desek sanırım abartmış olmayız.

“Bahar toprağı koçmuş
Uzun ince bir nisan
Peşimde elcik gibi
Sevdalanmış mor Hasan”

Bu ne şimdi Süleyman abi diyeceğim, büyüğümüzdür, büyüğe el kalkmaz. Bu arada cehaletimizi de itiraf edelim elcik kelimesine baktık TDK sözlükten, sürüden ayrı gezen hayvan demekmiş. Şiirin başlığı, yukarıda elcik’li dize iki kez geçtiğinden, elcik olmuş galiba. Çünkü biz bu cehaletimizle bir anlam bütünlüğü kuramadık da…

Hüseyin Akın, Kevaşe şiiriyle biz Süleyman abimizin yolundan gidiyoruz der gibi kafiyeli şiir yazmaya çalışmış ama sufist imgelerle dolu oylumlu bu şiirin izlekleri olamadık pek, Allah affetsin. Derginin kurucusu Dergah mağduru şairimiz İbrahim Tenekeci’nin o dillere destan şiirlerini özledik valla. Dergideki kafiyeli şiirlerin en kötüsü maalesef Tenekeci’nin şiiri. Çünkü Tenekeci “Bensiz Gittiğin Yerler” adlı şiirinde hece ölçüsü kullanmadan kafiyeli yazdığı için şiiri kötürüm kalmış. Ama en son dize şiire mentollü bir ferahlık veriyor. Bir tek dize bile bazen insanı umutlandırıyor:  "Duralım burada, güzel esiyor!"

Şiirleri okumaya devam ederken şunu fark ediyoruz, derginin kurucu ağabeyleri ve ona yakın isimlerin şiirlerinde köhne bir hava var. Denemelerinde de kesif bir şekilde kendini belli eden “biz eski Dergah’çıyız” monotonluğu hakim. Levent Dalar’dan sonra Ahmet Murat’ın şiirini okuduğumuzda artık isyanımız depreşiyor, ölçüsüz ama kafiyeli bir şiir daha karşımıza çıkıyor. Şair, yazar, televizyoncu, sinemacı, yönetmen, mühendis, doktor, -en önemlisi de- güzide bir filozof olan Selahaddin Yusuf abimizin şiirini görünce içimiz şenleniyor adeta:

“papatya da iyi,
bir şeyi yok aslında
sade bir hayatı var onun da”

gibi dizelere söyleyecek söz bulamayıp okumaya devam ediyoruz. Okumaya devam ederken birden şifreyi çözüyoruz ve arkadaşların bir gün otururken “hadi bu sayı hepimiz kafiyeli şiir yazalım” demiş olduklarını anlıyoruz. Ercan Yılmaz’ın Meserret Oteli şiiri ağabeylerinin taklidi bol ağdalı bir şiir. Ahmet Edip Başaran’ın “mutluluk menajeri”, ”kaybolan bir namaz ikindisi”, “kana kana kanamak” gibi zorlama buluşları şiirini zora sokmuş. Ancak diğer kafiyeli şiirleri okuyunca Başaran’ın şiiri bize vaha gibi görünüyor.

Mustafa Akar'ın, Devriâlem Tornacısı şiirini okuyunca şiirde zeka bitti mi diyesimiz geliyor. Sondan başlayacak olursak “-İki gözüm, deniz bitince neden feodalite başlar?” dizesiyle aklınca aşiret sistemini eleştiriyor Akar. Bu zeka fışkıran dizede kör bir faşizm kokusu da almadık değil doğrusu. Şiirindeki her kıtanın sonundaki dize, konuşma işareti yapılarak o kıtadan kopuk bir dize oluşturulmuş. Bir örnek verip hemen bu sayfadan uzaklaşalım ve bir Turgut Uyar kitabı bulup “çakmalar orijinalleri yaşatır” şiarına iman edelim:

Hızır en genç arkadaşımızdır, dünkü çocuk daha
Bir menekşe korkunç bir şey, güç ver bana Allah’ım
Acem taylarıyla kucaklaşan yaseminler arasından
-Demokraside ve aşkta hastanelerden niye deniz görünmez?

İbrahim Gökburun’un şiiri, Orhan Veli’nin “Birdenbire” şiirini hatırlıyor bize. İçindeki, birdenbire kelimelerinin sıklığı dışında Çarşamba pazarındaki halktan bahsetmek gibi durumlar da şiiri Orhan Veli’yle akraba yapıyor. Ancak bu kısa şiir; kırlangıç, sürgün, suskunluğum gibi yıllarca şiirlerde kullanıla kullanıla yorulmuş kelimelerle doldurulmuş.

Bülent Parlak şiirini okurken miadını doldurmuş 80’ler şiiri geliyor aklımıza. Daha ilk baştan şu dizeyi okuyunca dakika bir gol bir demekten kendimizi alamıyoruz. "Senin gelişin saçlarımı karıştıran ellerime benzerdi." Ne bu şimdi Bülent abi? Ayrıca Bülent Parlak şiiri anlam bütünlüğünden ziyade şiirde buluş komasına sokuyor bizi. Ardı ardına sıraladığı buluşlu dizeleri bir araya getir, al sana Bülent Parlak şiiri! Turizme balta vuran belediye köpekleri dizesiyle Türkiye’ye gelen ve bizim sokak köpeklerimizden korkan Anna Kournikova’ya gönderme yapmış ama bu ince göndermeyi anlamayanlar için çok saçma bir dize. Kimbilir bizim bağlantı kuramadığımız nice uzak göndermeler vardır şiirde. Tüm bu sözlere rağmen şiirde "Gözlerime yer arardım; baktığın an sen bana gibi" dizelerden bahsetmezsek de haksızlık olur.

Ve çok muhterem şairimiz Furkan Çalışkan’ın şiirine geliyor sıra. Aslında söyleyecek fazla pek bir şey yok Çalışkan’ın şiiri için. Furkan arkadaş ısıtıp ısıtıp aynı şiiri koyuyor gibi sanki önümüze. Yani şu dizeyi yeni yetme bir şiir heveslisi yazıp bir dergiye yollasa demediğinizi bırakmaz mısınız ey muhterem yüce edebiyat editörleri:

"Korkma yaşayacaksın ey aşk
Yemek artı sigorta ya da bu sefer başka/…/"

Furkan Çalışkan'ın, -konformist yaşantısına bakmadan- şiirinde siyasi göndermeler yapması acayip yapmacık kalmış: “Sessiz ama sakin değilsin ruhun dağlı bir komitacı”. Bu dizeyi okuyunca Toplumcu Gerçekçi şairlerin saldırısına uğrardı yaşasaydı birçoğu.

Şiir sağanağından çıktıktan sonra, Rasim abinin hayatından bir kesit olduğunu tahmin ettiğimiz sade öyküsü bizi rahatlatıyor derken Fatma Barbarosoğlu’nun kendi cahilliğini açığa çıkardığı Cahil öyküsü rahatlığımızı bozuyor maalesef. Osmanlı dönemindeki kadın şairlerin hayatından bir kesiti önümüze seren Barbarosoğlu, dönemin konuşma dilini yansıtacağım diye kendini sıkıyor ama anlaşılmaz diye de  arada kalıyor; dolayısıyla ucube bir şey çıkıyor ortaya. “Güçsüzlük nedir?/ İnsanı takatsiz bırakan, ruhundaki ışığın kararması mıdır, yoksa bedenden ruha giden yolların bir bir kapanması mı?” Abla sen ne diyorsun yahu?! Sanat yapacağım diye neden bu kadar zorlanıyorsunuz salıverin gitsin! Böyle bir giriş cümlesi ve “sözün bittiği yer” klişesini görünce öyküyü zar zor bitiriyoruz açıkçası. Anlamsız bol laf salatası öyküsü fazlasıyla ağırlaştırıp okunmaz hale getiriyor. Keşke tarihi öykü nasıl yazılır bunu öğrenmek için bir sayfa sonra Kâmil Yıldız’ın “Eskiden Ebu’l A’la Ma’arri “ adlı öyküsünü okusaydı. Kendini kasmayan kurguyu zorlamadan oluşturan ağızda tat bırakan bir öykü.

Hüseyin Akın’la başlayan İtibar’daki deneme yazılarının hepsi vahim bir durumda bunu baştan söyleyelim.  Nurettin Topçu ile ilgili yazı bilinen şeyleri tekrarlaması yanında haksız tespitlerle dolu. Örneğin yazının başındaki “siyasi bakış, aynı zamanda insanı göz ardı eden, sırası geldiğinde gözden çıkaran bakıştır.” önermesi günümüz ortamına uygun, tamamen apolitik ve bireyci bir bakış açısı yansıtmakta. Başbakan Erdoğan’ın ideolojiler bitti söylemine uygun ana fikir, yazı boyunca sürüyor. “Dünyaya dair hiçbir tasarım insanı merkez alarak düşünülüp tanzim edilmiş değil”. Bu önermenin elle tutulacak hiçbir yanı yok maalesef. Bunun aksine ispatlamaya bile gerek olmadığını düşünmekteyiz. Yazının önemli bir kısmı Nurettin Topçu’yla ilgili görünmekte fakat bizzat Hüseyin Akın’ın fikirleri. Eğer dergiyi okumadıysanız abartmıyoruz sanki Akın kendi fikirlerini söylemek için Topçu’yu aracı yapmış desek haksızlık etmiş olmayız. Ben böyle düşünüyorum inanmazsanız bakın Topçu da böyle düşünüyor diyor adeta Akın. Ancak Topçu’dan yapılan alıntı bir elin parmakları kadar az. Kısacası o kadar sayfa israfı var ve yazı hiçbir şey söylemiyor. Türk-İslam sentezini tekrar dillendirmiş. Topçu, İsmet Özel ve Karakoç gibi sağcı münevverler (bu kelime yazıda çok övülerek geçiyor biz de yazı dilinde belirtelim) tanık gösterilerek saçmalanıyor. Yazıda Hüseyin Akın muhafazakârları eleştirip isyanı onlardan bekliyor, bu konuda muhafazakâr kelimesinin sözlük anlamına tekrar baksın diyoruz Hüseyin abimize. Her Böyük Türk büyüğü hakkında yazılan yazılarda olduğu gibi “Topçu’yu bu halk anlamadı”ya bağlayıp bitiriyor yazıyı Akın.

Murat Erol'un ahlak ile ilgili yazısının burada ne işi var diyoruz. Sızıntı’ya gönderirsen para da kazanırsın diye tavsiyede bulunuyoruz. İbrahim Paşalı’nın fazla maskulen yazısı erkek şiddetini meşrulaştırıcı saçmalıklarla dolu. Tabii gidip karınızı dövün demiyor ama "biz erkekler içimize atıyoruz baba çoğ duygusalız" demeye getiriyor. İlim adamının duygularına hipotez denir gibi birbirini aratmayan aforizmaları bir çırpıda okuyup kaçıp oradan uzaklaşıyoruz.

Mustafa Akar’ın Ahmet Murat’la yaptığı röportaj (deli saçması soruları çok seven edebiyat âlemimize bakınca) gayet iyi geldi bize. Son yıllarda röportajlar yüzyüze yapılmıyor. Soruların olduğu metin röportaj yapılacak kişiye gönderiliyor o da düşüne taşına uzun uzun cevaplar veriyor. Bu da sahiciliği öldürüyor; bu röportajda olduğu gibi “faideli” gibi günlük hayatta ölmüş kelimelerin kullanılmasına neden oluyor. Ve cevaptan yeni bir soru çıkarma imkânı doğmuyor. Aslında bu durumu çok da eleştirmiyoruz teknoloji ilerledikçe uzaklık kavramı değişiyor. Sanal bir yakınlık oluşurken cismi yakınlık ortadan kalkıyor. Mutlu bir şiiriniz mi var sorusu ve Ahmet Murat’ın İran izlenimleri çok güzel. Röportajda okültik adam lafı geçmeseydi mükemmel derdik ama bir kelimeyle bu payeyi kaçırdıklarını üzülerek belirtmek isteriz.

Abdüssamed Bilgili’nin ikisi de birbirinden kötü iki şiiri mevcut. "doğum lekesi de en nihayetinde bir lekedir/ oy pusulasını çalmış çocuklar necidir?" gibi dizeleri okuyunca Abdüssamed kardeş bu şiir nedir necidir demekten kendimizi alamıyoruz. 45 doğumlu Nurettin Durman’ın şiiri dergideki onca şairin şiiri arasında en genç şiir. Muzaffer Serkan Aydın’ın şiiri ise bir taklit şiir. Sonlara doğru şiir toparlanıyor gibi olsa da bütünsel baktığımızda şiir zayıf kalmış. 

Kamil Yeşil, Kıyl ü Kâl teriminin derun anlamına dair oylumlu bir yazıyla karşımızda. Bu yazı ne kadar gerekli diye sorsak da “sus bre mel’un bazı şeylerin ilmi yazarında gizlidir” deyip elimizi bağlayıp Kâmil abimizin huzurundan ayrılıyoruz.

Yusuf Genç’in Beşir Ayvazoğlu yazısı hep bildik şeylerden bahsediyor. Ali Görkem Userin’in, "edebiyat ve tabiat" yazısı orijinallik barındırmayan, kompozisyon dersinden iyi bir not alabilecek bir yazı. Lise2’de bu yazıyla sınıfı geçerdi ama koskoca bir edebiyat dergisinde ancak arkadaşlık ilişkisiyle yer alabilecek bir yazı. 

Müslim Coşkun’un öyküsünün betimlemeleri çok güzel olmuş. Betimlemelerdeki ayrıntılar insanı sıkmıyor ve ortamı gözümüzde canlandırmamızı sağlıyor. Bazen öyküde konudan çok nasıl yazıldığı öne çıkabiliyor.

Suavi Kemal Yazgıç’ın ve Muhammed Mücahit Yılmaz’ın kitap değerlendirmeleri ortalama yazılar. Derginin son iki şiiri Emel Özkan ve Mehmet Tepe’ye ait. Emel hanımın şiiri yeni, Mehmet beyin şiiri eski klişelerle dolu maalesef. Kilimli sedirli çeyizli, Anadolulu olmaya çalışan şiirler ikisi de.

Dergimizin sonunda mesleğimizi elimizden almak isteyen Abdullah Harmancı’nın dergi değerlendirmeleri var. Bizim burada yaptığımız iş matbuata ne kadar yakışmazsa, Harmancı'nın yaptığı da matbuata o kadar yakışmıyor. Yıkama-yağlama işlemlerinin çokça kullanıldığı yazılar Harmancı’nın kendisinin de yazdığı dergiler, hatta birisi İtibar’ın ilk sayısı. Bu kadar megalomanlığa da pes doğrusu! 

Eskiden Heves dergisinde merakla beklediğimiz Osman abimizin küllük bölümü her zamanki gibi merakla okuduğumuz bölümlerden. Değindiği konulara kendini sıkmadan günlük bir dille ve samimice değiniyor. Bizden sonra samimiliğine inandığımız ender abilerimizden Osman abimiz! Eline sağlık…

10 yorum:

  1. mehmet tüzmen26 Kasım 2011 01:34

    bu dergide yazan arkadaşların hiç biri dergiyi sizin kadar ayrıntılı ve dikkatle okumamıştır. kendi yazısının nereye konduğuna bakıp kapatmıştır çoğu. kutluyorum sizi. elinize sağlık

    YanıtlaSil
  2. Eleştiriler o kadar güçlü ve detaylı ki, dergiyi okumaktan daha faydalı ve daha keyifli oldu bana. Tebrikler...

    YanıtlaSil
  3. bence her dergiden ay sonlarında birer ikişer iyi şiir ve yazı alınıp yeni bir dergi oluşturulsa ve diğer dergiler imha edilip sadece bu dergi piyasada bırakılsa, okur da siz de rahat bir soluk alacaksınız. yalnız bu işe veysel çolak'ı veya başka bir dergi editörünü karıştırmamak koşuluyla.

    YanıtlaSil
  4. olağanüstü fikir... Kesinlikle katılıyorum bu yoruma, bence de... (26 Kasım 2011 10:00 'da yorum yapan Adsız'a)

    YanıtlaSil
  5. ben 87 doğumluyum, o yüzden yetmişli ve seksenli yılların edebiyat dergilerini bilim sanat'ta ya da çeşitli vesilelerle elime geçtiğinde okuma fırsatı buldum.

    bugünkü edebiyat dergileriyle islâmcı çizginin 28 şubat öncesi dönemine ait edebiyat dergilerini kıyasladığımızda, zannımca,en belirgin fark kalite ve samimiyetin birinin dahi günümüz dergilerinde görülmeyişi olurak beliriyor. ben mi yanlış okudum yahut gözümden kaçtı bilmiyorum, farz-ı misal Mavera'nın biz illâ merkez dergisi olacağız ve meydan bizim onayımızdan geçen itibarlılarla dolacak diye bir iddiası var mıydı? ya da diğer dergiler bu kadar edebiyat malı artık yazı ve şiirle ortaya çıkmayı bir utanç kaynağı olarak görmüyorlar mıydı?
    kötü şairler demek haddime değil ama bugün isim, köşe ve iktidar sahibi olan isimlerin metinleriyle zarifoğlu, ismet özel, sezai karakoç, ilhami çiçek gibi isimlerin- ki ben dıştan gelen biri olarak bir çırpıda bu isimleri saydım, unuttuklarım varsa kusura bakmayın- metinlerini yan yana okuduğumuzda göz önündeki metinlerin bu metinlere kalite olarak yaklaştığı tek alan ikinci sınıf bir çoğaltma olarak benim gözüme çarpıyor.
    elbette ismet özel, zarifoğlu ya da sezai karakoç çıksın da şair görsün gözümüz demiyorum. ama madem itibar kayboldu diyorlar o zaman o kaybolan itibarı geri getirmek için en azından kendileri kötü metinler ortaya koymasalar olmaz mı?

    YanıtlaSil
  6. gençler sakin. osman konuk'un dediği gibi the others'daki nicole kidman gibisiniz. yazar-şair ölmedi. okuyucunun ruhuna el-fatiha :) nerede o eski şairler yazınca aklın gugle'ına, bunu mu demek istediniz diyor 'nerede o eski okuyucular?'-yine konuk'tan ilhamla.. bu yorumlardaki isimlerin yerine bildiğiniz en iyi şairlerin isimlerini koyun. hiçbir şey değişmez-özellikle sizin için. alay etmek eğlencelidir. ama çoğu zaman alay eden daha eğlencelidir. elif görünce mertek sanmayan kaç kişi kaldıysa, blog açmadan, buraya yorum yazmadan size gülüyorlar. bu arada insanların emeğinle dalga geçerek samimilik ve iyilikten bahsetmek herhalde yalnız bu çağda mümkün olabilirdi. anladık karışan görüşen yok, boş bir arazi bulmuşsunuz, oynuyorsunuz mahalle takımına alınmayan çocuklar kendi aranızda. ama bazen yazdıklarınızı okuduğunuzda, içinizdeki münir özkul "ziyaaa!" diye çıkışmıyor mu? bence şimdi sakin olun ve o klavyeyi yavaşça yere bırakın..

    YanıtlaSil
  7. ali emre de dergiden ayrılmış görünüyor. son iki sayısında hiçbi şey yazmamış. bu da önemli bi ayrıntı gibi geldi bana.

    YanıtlaSil
  8. Gayet iyi eğleniyorsunuz. Takılın burada, hayatınızı yaşayın gençler!

    YanıtlaSil
  9. Bu tür sitelerde sert yazılar yazanların hep gençler olduğu düşünülür. Ya da öyle olması istenir. Genci tepelemesi kolaydır ya ondan. Peki ya gençler değil de rahat rahat içinden geldiği gibi yazmayı özlemiş, kelli felli adamlarsa bunlar? O zaman ne yapacağız?

    YanıtlaSil
  10. Yetkin ve idealist editörü ya da yayın kurulu olmayan dergiler eleştirilmeye bile değmez. Güçlü dururken zayıfı hırpalamak kolaycılıktır, acımasızlıktır, ukalalıktır. Bunu, bu dergi özelinde değil, genel olarak söylüyorum. Gücünüz yetiyorsa Turgut Uyar'ı, Edip Cansever'i, Ece Ayhan'ı eleştirin, onlardaki eksikleri, defoları gösterin bize.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.