13 Kasım 2011 Pazar

Ğ 14

Ğ
Sayı: 14
Kasım, Aralık 2011




















Yumuşakge (ğ) dergisinin adını anmak bir zahmet bir zahmet ki sormayın. Oysa derginin parolası daha kalıcı gibi duruyor. İşlevsel durduğu için midir bilemeyiz ama "bir edebiyat eylemi" ibaresi daha güzel. Yani derginin adı Edebiyat Eylemi olsa daha iyi olabilir.

13. sayı olan Eylül-Ekim 2011 nüshasında en iyi kapaklarından birini yapan ğ dergisi, 14. sayı olan Kasım-Aralık 2011 sayısında, hiç tartışmasız en berbat kapağını yapmış. Kapaktaki yazıları yutmuş bir karanlık tasarım. Tasarım açısından en özenli edebiyat dergilerinden birini söze konu edince, söylemeden edemiyoruz.

Yumuşakge'nin giriş yazıları birer manifesto edası taşır. Hiçbir zaman hür tefekkürden yana olmayan Cemil Meriç'in "dergiler hür tefekkürün kaleleridir" sözü bugün ağızlara pelesenk olmuştur. Hür Tefekkür adını taşıyan yedi ayrı derginin açılıp kapandığını söylüyor yakın tarih bize. Dergilerle ilgili bir başka pelesenk de onların birer okul olduğu mavrasıdır. Oysa dergiler birer okul değil, birer ekol olabilirler ancak. Türkçede okul kelimesinin, gavurca ekol kelimesinden uyarlama bir kelime olduğu lafazanlıklarını başkalarına bırakıp Yumuşakge dergisinin "lakin, zira" bağlaçlarına tutunmuş giriş yazısına uzunca kulak verelim:

"Yıllar boyunca dergi fikri üzerine konuştuğumuzda, her seferinde o derginin bir okul olması fikrini de zikrettik. Bizim için vazgeçilmez bir husustu bu. Yumuşakge’ye başlarken de aynı misyonu dergiye taşıdık: Dergi vasıtasıyla insanlar yetişecek ve zamanı geldiğinde (ki buna 3 sene diyorduk o zaman) bu dergiyi devredip köşemize çekilecektik. Her şey planladığımız gibi gelişmese de, diyebiliriz ki yine de bir okul olmuştur yumuşakge. Yeni bir nesil, yeni bir ekip devralmadı dergiyi, bunu başaramadık. Tam aksine ne zaman sorumluluğu, yükümlülüğü dağıtmaya, paylaştırmaya uğraştıysak, her defasında hüsranla sonuçlandı bu çaba. Bunun sebeplerini inceleyip, tekrar etmememiz önemli. Lakin yine de başarısız olduk diyemeyiz. Zira burası farklı türden bir okul oldu; insanların mezun olup ayrıldıkları bir okul. Gururla söyleyebiliriz ki, pek çok insan yetişti bu sayfalarda. İlk defa bu derginin sayfalarında görünen, henüz camiada benimsenmemişken yumuşakge’de yer bulabilen arkadaşlarımızın kitapları çıkmaya başladı yavaş yavaş. Burada ürün yayınlayıp; burada cesaret, özgüven kazanıp kendi dergilerini çıkaran arkadaşlarımız oldu. Bütün bunlar geçmişe dönüp baktığımızda yumuşakge’nin misyonunu başarıyla yerine getirdiğinin bir göstergesidir. Evet, belki planladığımız gibi bir okul olmadı Yumuşakge, ama başarısız olduk da diyemeyiz. Zira başarısızlık deneyip deneyip netice alamamak değil, denemekten vazgeçmektir. Bu vesileyle duyurmuş olalım, bir gün bu dergiyi devretmek fikrinden vazgeçmiş değiliz."

Uzunca kulak verdik. Neden peki? Çünkü bu paragraf Yumuşakge hakkında hemen her şeyi açık ediyor. Bakalım söylenenlere:

1- Yumuşakge, her zaman bir okul olmak iddiası taşımıştır.
2- Bu iddia doğrultusunda bir yayın politikası gütmüştür. 
3- Kurucu kadro, dergiyi üç yıl çıkardıktan sonra yönetimi daha genç imzalara devretmeye azmetmiştir.
4- Okul olmayı iyi kötü başarmış ama yönetimi devralacak bir ekip bulunamamıştır. (Tam da burada Aykut Ertuğrul'un dergiden ayrılışı söze konu edilebilirdi, edilmeliydi.) 
5- Yönetimi ne zaman gençlere havale etmeye kalkışsa hüsrana uğramıştır. Bu okulda başlayıp başka dergilere yönelen çok sayıda imza (?) olmuştur.
6- Derginin ilk 13 sayısına gururla bakılarak pek çok yazarın yetiştiği görülmüştür. Ama bu gençler, Yumuşakge'nin yönetimini devralacaklarına kendi yollarına gitmişler, kendi dergilerini çıkarmışlardır. (Peki neden böyle olmuş? Cevap yok!)
7- Yumuşakge dergisi, misyonunu (hedefini?) yerine getirmiştir.
8- Dergi, yönetimini devredeceği emin elleri aramakta olduğunu ilan ediyor. (Yumuşakge dergisi SOS veriyor, diyebilir miyiz? Giriş yazısını okuduğumuzda gayrı ihtiyari şunu dedik: Abi, yakında kapanır bu dergi.)

Derginin iç kapağında Mustafa Yaşar, alfabetik sırayla her sayıda bir şehri çiziyordu. "Adana, Adıyaman, Afyon..." derken 13. sayıda pat diye İstanbul'u çizdi. Daha Ankara vardı hemşerim, demeye kalmadan 14. sayıda Gürbüz Azak çizimlerine benzer bir "Ulubatlı Hasan" çizimi var. Ulubatlı Hasan olduğu da yazıyor değil. Kuşağı silahlarla dolu, sarkık bıyıklı, üç hilal bayraklı bir bahadır bu. Mayıs sayısı olsa, İstanbul'un fethi anısına bu konunun çizildiğini düşünürüz belki ama şu an aklımıza bunun yayın politikasındaki bir özensizlik olduğu fikri geliyor.

Dergi, geleneğimize uygun şekilde Abdullah Faruk Gönüllü'nün şiiriyle açılıyor. Gönüllü, şiirde iddialı bir kalem olmasa gerek:

kaçan bir kuş kuru dallarla
yuva yapmak yerine ateş yakar

belki ağzımızdan bir kal düşüyor
lakin sen çekip gidiyorsun

Selman Bayer'in çizgiroman tefrikasında çizimler yok, sadece anlatım var. Milli argomuzun örnekleri cömertçe sırıtıyor metinde: ".mına koyim, .iktirtme karanlığını Haldun..."

Popüler edebiyat üzerine yapılan soruşturma son derece etkisiz görünüyor. Sorularda etki olmayınca cevaplarda hiçbir orijinallik bulunmuyor. Üstelik birinci soruda müthiş bir hata var: "Kitabınıza reklam filmi çekilecek diyelim. Nasıl bir reklam canlanıyor tahayyülünüzde?" Bu sorunun boş bir soru olmasını geçelim, muhayyile yerine tahayyül kelimesinin kullanılmış olduğuna ne diyelim? Gerçekten Yumuşakge bir kadro dergisi mi?

Yahya Kurtkaya, bu dergiyle anılan isimlerden. Zor Kuş adlı şiirinden güzel bir dize sunmak isterdik ama üzgünüz ki bu istek ittifakla reddedildi. Şu üç dizeden hangisi diğerinden iyi olabilir ki:

tüylerinde ev yapayım sev beni
şakağında çokça sarıyla geziyor
ver gaganı al dilimi yeter olsun diyorum

Yahya Kurtkaya'nın Halil Cibran'a yazdığı hayali mektuplardan da bir tat alamadık. Çok harcıâlem cümleler, klişe sözler... Hemen gerekçelendirelim. Yoo hayır, en iyisi biz örnekleyip, karşılıksız iyiliğin mekanı olan mecmualar.org izleyicilerine bırakalım değerlendirmeyi:

"Sevgili Cibran,
Eşyaya bakış dedimdi değil mi? Evet. Ama bu eşyanın ne demek olduğu üzerinde de biraz durmamız gerekiyor. Eşya'dan kastım günlük hayatta kullanılan nesneler topluluğu değil yalnızca. Evet, onlar da birer eşya. Ama benim eşya'dan muradım, yeryüzünde, yeriçinde, içimizde dışımızda görüp duyduğumuz, hissedip korktuğumuz her 'şey'." Cümleler tomar tomar yuvarlanıp bu minvalde gidiyor. Kim okur bütün bunları? Ölü metinleri çoğaltıp durmaktan yorulmuyor musunuz?..

Ertuğrul Emin Akgün, izlediğimiz kadarıyla Yumuşakge'de umut vaat eden bir kalem. Şiirleri de, kısa öyküleri de sıradışı. Hepimizden Korkuyorum adlı öyküsü oldukça akıcı, keyifli bir metin.

Abdullah Faruk Gönüllü, Cebren Şair Olmak başlıklı denemesinde sanat ve felsefe ilişkisinden yola çıkarak şair ve şiirin muhatapları meselesine geliyor. İtiraz edilemeyecek güzel bir yazı. En çarpıcı yargı, özgürlük arayışındaki birinin şiire mecbur kalacağı yargısı. Ki yazının başlığı da bu yargıya borçlu varlığını.

Burcu Aker'in kitap değerlendirme metni olan Modern Türk'ün Acıklı Hikâyesi makalesi titizce yazılmış. Yazar Ercan Yıldırım'ın Elips Yayınları'ndan çıkan Modern Türk'ün Hikâyesi adlı kitabında Türk öyküsünün batıdan yana olduğunu söyleyip, yönünü doğuya çevirmesi gerektiğini dile getirmesi şaşırtıcı. Burcu Aker, yazarı ideolojik bakıştan uzak durup gerçekçi davranmaya çağırıyor.

Görkem Evci, Bozuk Para adlı öyküsüyle özenli bir yazar olduğunu ispat ediyor. Fakat iş anlattığı şeylere gelince duraklıyoruz. Evci; kasaba, emekli, kahve, iş çıkışı öyküleri mi yazacak? Mustafa Kutlu öyküsü mü yazacak? Mesela dergide Selman Bayer'in yazısında yücelttiği Kutlu'nun öykücülüğü üzerine eleştirel bir kitap yazılmamıştır. Evci'ye bunu çalışmasını önerebiliriz. Günümüzde kurgunun öne çıktığı metinlerle hikâye (tahkiye), öyküye, kurgusal olana evriliyor. Klasik hikâye yazılacaksa bir tarz tutturulmalı. Üç Amerikan öykücüsünü söz konusu edelim: Muhteşem birer öykücü olan Bukowski ya da Saroyan öykülerinde her şey inanılmaz derecede basittir ama onların öykülerini kötü bir öykücü olan O. Henry öyküsünden ayıran nedir? Bu, araştırılmayı hak eden bir makale konusu olabilir.

Derginin sonları çeviri metinlere ayrılmış. Ve seksen sayfa basılıp 6 liraya satılan dergi böylece bitmiş... Diyecektik ama sıkı durun! Derginin en son sayfasında iki ayrı şairden iki şiir var. Enes Malikoğlu ve Serdar Çakıcıoğlu. Her ikisi de konuşan şairler. Sayıklama, abuklama olmayan metinleriyle dergideki en çarpıcı şiirlere imza atmışlar. Bir şey söylüyor olmak bile yetebiliyor bazen.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.