31 Ekim 2011 Pazartesi

Edep 20

EDEP
Sayı: 20
Ekim 2011






















“İnsan seni savunuyorum sana karşı.” Nuri Pakdil’in bu cümlesi derginin "lejant"ı. Lejant diyorum çünkü ortada tam da bu kelimeye uygun bir trajedi var. Derginin bu sayısını elime aldığımda –Nuri Abi’nin son zamanlarda görünür olmasından mıdır nedir- sanki bu dergide Nuri Abi de yazsın isteniliyormuş hissine kapıldım. 

Dergi, Mehmet Selim Özban’ın “Uğultu” isimli berbat öyküsüyle başlıyor. Öykü şöyle başlıyor: “Rüzgâr kapıdan giriyor. [Rüzgâr, diğerleri arasında en efendi olanıdır; yalnız davet edildiği yerlere girer, selamını verir ve usulca çıkar.] Rüzgâr esiyor şimdi bu küçücük yerde. Masaların, sandalyelerin arasında dolaşıyor; kitapların sayfalarını çeviriyor, bardaklarda duran çayların sıcaklığını alıyor, sonra tıkırdayan çay kaşıkları senfonisini sunuyor bizlere. [Duyabildiniz mi? Rüzgârın ziyareti nasıl da belli oluyor. Bazıları hiçbir şeyin farkında değiller.]” Ey Özban, sen ne yazdığının farkında mısın? Şunu unutma ki herkes yazmak zorunda değildir. Yukarıda alıntılanan bölümde kaç mantık hatası, kaç çelişki ve kaç uydurma betimleme olduğunu tek tek saymamıza gerek yok sanırım. Ve itiraf etmeliyim ki bundan sonrasını da okumadım. Böyle saçma sapan başlayan bir metni hele ki öykü olarak okumak isteyenlere derginin bu sayısını kaçırmamasını öneriyorum.

Kapakta Mustafa Ökkeş Evren’in biçim olarak şiir gibi gözüken iki metni var. Posta gazetesi şiirlerine benziyor: “Atım atım güzel atım / Niçin koştun böyle dörtnala / Çatlayıncaya kadar”. Bence Arif Ay bunu hak etmiyor.

Elif İnceli, “Şiir İmge ve Şair” başlıklı -sanki doktora tezi- bir yazı yazmış. “Dil içinde bir dil olan şiirin”, “şiir dilsel bir dizgedir.”, “Herkes şiir yazabilir; ama şair olmak şiirin inceliklerini bilmek gerektirir. Örneğin en iyi isyan şiiri içinde isyan sözcüğü geçmeyen bir şiirdir.” gibi cümleler var. Elif kardeşimin halis niyetinden hiç şüphem yok. Ama bu yazıyı bu dergiye alanların Elif kardeşime ne kadar büyük bir kötülük yaptıklarının farkında olmaları gerekir. 

İbrahim Eryiğit’in; toplamı -başlıklar dahil- 26 kelimeden oluşan üç tane şiirimsi metni var. Bu özenti metinler, otuz sene önce bitti. Hala alıcı bulması ihtimalini okurların antika merakına verelim.

Çağatay Telli’nin bütünlüksüz ya da dağınık diyebileceğim ama en azından bu dergide, okunduğunda çok rahatsız etmeyen bir şiiri var. Mediha İstanbullu’nun “Son Senarist” isimli şiiri de bu anlamda rahatsız etmiyor.
Mevlüt Ceylan’nın çağdaş Afrika şiirinden çevirileri var. Bu tarz çevirileri her zaman önemserim. İnşallah devamı da artarak gelir. Eyvallah Mevlüt abi.

Özden Apaydın’ın “Kapı” isimli öyküsü dergide yer alan en iyi metin. En azından okurken sinirlenmiyorsun. Kriz geçirmiyorsun.

Şunu belirtmeden geçemeyeceğim ki edebiyat dünyamızda yer almak için illa bir dergi çıkarmak gerekmiyor. Arif Ay abimizin yazdıklarını yayınlayacak bir dergi elbet bulunur. Bu haliyle, edebiyat tarihimize zarar vermekten ve kamuyu meşgul etmekten başka hiç bir işe maalesef yaramıyor. 

TEL.

2 yorum:

  1. edep'i de mi eleştirdiniz sizi edepsizler...

    YanıtlaSil
  2. Derginin bu sayısını ben de okudum ve gerçekten son derece yerinde tespitler ve haklı bir eleştiri.. Bu eleştirinin iki yerini çok önemsedim. İlki, "Arif Ay bunu haketmiyor" gerçeği ki, okurken gözlerim doldu... çok doğru! çocukların bile yazmayacağı kalitede şiirleri okuyuca sunmak zorunda bırakanlar utansın... Arif Abi'ye kendi dergisini çıkarmak zorunda bırakanlar kına yaksınlar... İkinci kısım ise son paragraf... Ben de, Arif Abi'nin adını iyi bir edebiyatçı olarak edebiyat tarihimizde kalmasını isterim, kötü bir dergici olarak değil. Bu anlamda edebiyat dünyası kendine gelsin, münafıklar gibi kavga, ayrılık, dedikodu gibi zırvalıklarından artık kurtulsun...

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.