31 Ekim 2011 Pazartesi

Özgür Edebiyat 29

ÖZGÜR EDEBİYAT
Sayı: 29
Eylül, Ekim 2011





















Varlık, Türk Edebiyatı, Ayraç gibi pek çok derginin en büyük sorunlarından biri de cilt ve kapak seçimidir. Bu dergileri elinize aldığınız andan itibaren derginin cildiyle çok ciddi bir savaş vermeniz gerekiyor. Eğer mücadele etmek istemiyorsanız ansiklopedi tutar gibi tutmanız lazım dergiyi. Tüm bunları Özgür Edebiyat’ın o ele gelişindeki kolaylığa ve güzelliğe vurgu yapmak için söylüyorum. Boyutuyla, cildiyle, kağıdıyla boğuşmanıza hiç gerek yok.  Kıvırın okuyun.

Mehmet Müfit’ten 5 tane şiir var bu sayıda. Kitaplık’takiler kadar olmasa da çekilir çile değil. Peşpeşe 5 şiir olacak iş mi şimdi? Ya arkadaş Ahmet Hâşim ömrü boyunca 60 küsür şiir yazmış, koca Yahya Kemal yıllarca dizelerine çalışmış, kimi şiirlerini yayınlamamış bile.  Akıl ve irfan sahipleri için bunlardan alınacak ibretler vardır değil mi? Bu şair kısmı ağzını açtı mı gelenek der oturur, gelenek der kalkar sonra da ortalığı bir sürü yayın kirliliğine boğar. Gelenekse al sana gelenek! Takip et, Haşim’i, koca göbekli Yahya Kemal’i. Einstein’a göre bırakın yazdıklarımızı, konuştuklarımız bile kaybolmazmış, havada asılı dururmuş öylece. Güzel dünyamızı gereksiz söz yığınını ile doldurmak reva mıdır?
Oktay Taftalı bir motosiklet öyküsü yazmaya karar vermiş ama olay örgüsünü hiç düşünmemiş anlaşılan. Öyküde olay şu: Karakter motosikletine biniyor, bir benzin istasyonuna girip bir içecek alıyor sonra da ayağı kayıp düşüyor. Bu kadar. Bu sırada tabii bir sürü felsefe. Z. Bauman okuyan herkes motosiklet üzerinden, Palainuk okuyanlar da kavga dövüş üzerinden felsefe yapacaksa yandık altmış birle. Bırakın felsefeyi de doğru dürüst öykü yazın.
Veysel Çolak da 3 şiirle sayıya katkıda bulunmuş. İlk ikisini okuyunca hah, ne güzel erotizme bulaşmamış Çolak derken, üçüncü şiirde patlatmış sevişme sahnesini. Çolak’tır olur böyle şeyler. Şiirlerin altında şöyle bir not: Dünya, 2011. Ne yaratıcı buluş ama! Mars 2050 dese daha iyiydi.
Bu sayının en güzel şiiri Nilgün Üstün’e ait. “İnsanın iç dünyasına ait duyarlılığın, yaratıcı edimsel buluşlarla, toplumsal olana evrilmesini sağlamış, küçük darbelerle dizenin ilintilerini korumasını bilmiştir.” gibi, şiir eleştirmenlerinin kurduğu salakça cümlelerden kurmadan şiirle buluşturayım sizi:
Bu dünyanın çatladığı yere konuşuyorum
Kıstırılmışlığımla konuşurum
Meydan okuyuşumla
Adımla söylerim
Bu dünyanın yüzüne söylerim
İki yüzüne söylerim
Anlatılan yerdir yüzüm
Nihan Kaya’nın öyküsü, derginin en sağlam metni. Kaya, yaşlı bir adamın komşuları ile ilişkilerini, ihtiyarlığın yarattığı sorunlar, toplumsal paranoya ve korkular üzerinden ironik bir dille anlatmayı seçmiş. Yaşlı adamın ağzından işte güzel bir ayrıntı : “Ben İngilizlere hiç güvenmem. Gerçi Fransızlara, Slovaklara, Amerikalılara, İtalyanlara, Lehlere, Bulgarlara, Almanlara, Gürcülere, Kürtlere, Yahudilere, melezlere, Portekizlilere de hiç güvenmem. Ama alacası kırk kat içinde bir millet varsa onların başında bu İngilizler gelir. Bir adam baş parmağının ucunda seke seke yürüyor da üzerine çamurun zerresini sıçratmıyorsa o, İngilizdir.”
Pasifik Odaları adlı öykü biraz anlatım biçiminin kurbanı olmuş. İçi içe geçmiş iki öykü ondan ona atlaya zıplaya birlikte ilerliyor. Keçiboynuzu çiğnemek gibi bir tat verdi bana.
Ergin Yıldızoğlu şiirde, Ümran Ersin öyküde toplumsal meselelere eğilmeyi tercih etmişler. Ermeni Tehciri ve 6-7 Eylül olaylarına göndermeler var. Ümran Hanım bir de şu cümlenin ne anlama geldiğini söylerse daha süper olacak: Zorunlu olarak kentte bulunmanın telaşlı bir dolanmasını yaşıyordu.
Gökçenur Ç.  tematik kopukluğu gideremeyen pek çok şairimiz gibi bentler arasına 1, 2, 3… gibi numaralar vermeyi seçmiş. Şiirde bentler arasına giren numaralar, şairin bir yakarışı, af dilemesidir: “Bentler arasında, bu satırları yazan ben bile bir bağ kuramadım ey okur, ne halt yiyeceğimi de bilemedim, idare et gözünün yağını yiyim” anlamına geliyor. Okuyana Allah kolaylık versin, ne diyelim.
“Londralı Kız” öyküsüne hiç bulaşmanızı tavsiye etmem. Ömer Ayhan kardeşim, öykü nedir, nasıl yazılır öğrenmek istiyorsan aynı dergideki Nihan Kaya’nın öyküsünü oku. Sonra “Londralı Kız”ı yeniden yaz.
Selim Yalçıner ilk çağ insanlarından modern zamanlara, değişen estetik anlayışı üzerine, kapitalizmin sanatı şekillendirici gücünü sorgulayan kısa ama doyurucu, sade ama kuşatıcı bir yazıcı yazmış. Müstefid oldum.
Dergide iki ayrı şamata yazı var. Birincisi Hüseyin Atabaş’a ait. Atabaş tam bir Nev- Yunani. Yok öyle demeyelim. Günümüzde olsa olsa Neo-Nev-Yunani olur değil mi? Anadolu’da yazılan Türkçe çağdaş şiir, mevcut kültür içerisinde varsıllaşarak Türk şiirinin altörgesini oluşturarak Akdeniz duyarlılığının anlıksal somut gözlemsel bir şeylerini bir şeyler yapmış. Cümleler aynen böyle. Ya Allah aşkına “altörge” sözcüğünü “varsıl” sözcüğünü senin gibi birkaç kişinin dışında hangi aklı başında yazar kullanıyor, insan bir düşünür. Söylediği de yeni bir şey değil üstelik. Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat gibi Nev-Yunanilerin aynısı. Yani Türk şiirinin medeniyet kaynağının İslam değil, Yunan olduğunu söylüyor. Neymiş Attila Destanı, İlyada ve Dede Korkut öyküleri arasında ortak hikayeler varmış. Ne olmuş varsa? Neyi kanıtlar bu?
Özdemir İnce, nam-ı diğer Kemalist Mücahid, yine her zamanki formunda. İrticanın nerelerde yuvalandığını, kendisinin bunları nasıl cesurca yazdığını filan anlatıyor. Hatta alçakgönüllü olmama da gerek yok, bunları ben yazmasam yazan da olmayacaktı diyor. Hiçbir yerde bulamayacağınız süper bir laiklik tarifi veriyor: Laiklik, dinlerin baskısına karşı, birey ve toplumu koruyan, bu gereksinimden doğan şeymiş. Bu tarifi de başka yerde bulamazmışız. Dikkat etmeliymişiz. Bilmem farkında mısınız, bu Kemalist mücahidler arasında ömürlerinin son demlerinde Ulubatlı Hasan misali surlara bayrağı dikme yarışı başladı. Nasıl azimle ve imanla çalışıyorlar insan hayret ediyor doğrusu. Öbürleri neyse de şu Özdemir İnce çekilir gibi değil valla. Kılığına bakmadan bir de genç bir şaire tavsiyede bulunuyor. İkinci Yenicilerden önce Melih Cevdet, Dağlarca, Behçet Necatigil filan okunmalıymış. Öbürleri dikkate alınmamalıymış. Hadi ordan kokmuş!
Abdullah Şevki “Aşırmacılık Üzerine” başlıklı yazısında önemli bir konuya değiniyor ve akademisyenleri kızdıracak bir tespitte bulunuyor: “Ülkemizdeki birçok profesör, doçentin yazı ve kitaplarının, doktora ve yüksek lisans düzeyindeki tezlerin aşırmacılık ürünü oldukları söylenebilir rahtlıkla. Çünkü bu ünvanları alanların salt bilimsel-nesnel bir amacı yok. süreçler etik kurallar bağlamında denetlenmiyor. Okunmuyor üretilen tezler. Bu yüzden özellikle doktora, yüksek lisans yapanlar bürokratik yönden maddi manevi yarar sağlamak amacıyla bilimsel unvan peşinde koşan kişiler.”
Baki Asiltürk ile Hilal Karahan’ın Peter Bürger’in Avangard Kuramı üzerine fazlasıyla kitabî bir diyalogları yer alıyor bu sayıda. Bir yığın andsiklopedik bilgi ile kakara kikiri. Arada internet imlası ile :-))) filan gibi cıvıklıklar yapmışlar. Bir de “popülist” ile “popüler” sözcüklerini aynı anlamda kullanmış Asiltürk. Aman bu kelimelerin patentine sahip "kültür"cüler duymasınlar azizim. Adamların bütün kuramları, bu iki sözcüğün farklı şeyler olduğu üzerine kurulu. Hemen bir manifestoyla cevabı yapıştırırlar aklını alırlar adamın valla.
Kemal Bek, gazetelerde yer alan köşe yazılarından hareketle edebiyat komiserliği yapmış, dil yanlışları üzerine yazılar yazmış. Her ne kadar kendisi “Han Duvarları”nı Behçet Kemal’in zannetse de güzel yazılar doğrusu. Mesela “Turkey” kelimesi ile ilgili bir iddianın asılsız olduğunu öğreniyoruz: Batılı gavurların biz Türklerle alay etmek için hindi anlamına gelen bu sözcüğü kullandıkları söylenir. Halbuki “hindi” denilen hayvancağız Avrupa’ya Osmanlı memalikinden gittiği içün ecnebiler “Turkey fowl” yani “Türk pilici” demişler. Zamanla “fowl” düşmüş “Turkey” kalmış geriye. Tıpkı mısır tahılına, Mısır’dan geldiği sıralar önce  Mısır buğdağı adı verilip, sonra sadece mısır dendiği gibi.
SEL.

1 yorum:

  1. Özgür Edebiyat'ın kağıdıyla, kapağıyla bu kadar ilgilenen birinin yazısını okurken zorlanmak! Biraz daha küçük punto ile yazın da karıncalar okusun. Ben sadece ilk paragrafı okuyabildim, sonra kör oldum galiba.

    YanıtlaSil

Bir google profiliniz yoksa "Anonim" ya da "Adı/Url" yorumlama biçimini seçerek yorum gönderebilirsiniz.